2 Ağustos 2017 Çarşamba

Hoşgörü Üzerine


“Onlar, bollukta da, darlıkta da infâk edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever” (Âl-i İmran 134).

“Ey Peygamber, kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yataktır o!..” (Tevbe 73).

Hoşgörü: “Kendine aykırı gelse de her-şeyi anlayışla karşılayarak olabildiğince hoşgörme durumu. Tolerans. Kendisininkilerle çelişse bile, başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmelerinden rahatsız olmama, onların geçerliliklerine karşı tepki göstermeme tutumu” anlamlarına gelir.

“Müsâmaha, tahammül, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma” demektir. “İzin verme, aldırmama, iyi karşılama” anlamlarına da gelir. Sosyâl ilişkilerde bir tarafın, bâzen farkında olmadan, kasıtlı olmayarak, bâzen de kasıtla diğer tarafa (maddî-mânevi) zarar verebilecek bir sahne yaratması durumunda, diğer tarafın bunu görmezden gelerek veya cevâbından vazgeçerek ödün vermek tahammülünü (erdem) gösterebilmesidir”. (Vikipedi).

İlber Ortaylı, hoşgörü ile toleransın aynı şey olmadığını söyler ve şöyle der:

“Toleransın karşılığı hoşgörü değildir. Onu daha çok “tesâmuh” karşılar. Hoşgörüde bir “hafiflik” vardır, “hoş gör, tahammül et” gibi. Toleransta çok açık bir şekilde her-şeyden evvel, “iyi niyetli bir sabır” söz-konusudur. Bu sabrı göstermek zorundasın”.

Hoşgörmek, hem insan fıtratında, hem de dinlerde yer alır. Fakat hoşgörünün de bir sınırı olmalıdır. Hoşgörü yada hoşgörülü deyince “her-şeyi hoşgörmek” anlaşılıyor. Oysa hoşgörülebilecek bâzı şeyler olduğu gibi, kesinlikle hoşgörülmeyecek olan şeyler de vardır ve modern zamanların Dünyâ’sında hoşgörülemeyecek olanlar daha fazladır. Hoşgörü en etkin kaynağını hristiyanlıkta ve İncil’de bulur. Matta’nın şu âyetleri bunun göstergesidir:

“Göze göz, dişe diş dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin. Size karşı dâvâcı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin. Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün. Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin. ‘Komşunu seveceksin, düşmanından nefret edeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için duâ edin. Öyle ki, göklerdeki Babanız’ın oğulları olasınız. Çünkü O, Güneş’ini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur; yağmurunu hem doğruların hem eğrilerin üzerine yağdırır. Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur?. Vergi görevlileri de öyle yapmıyor mu?. Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz?. Putperestler de öyle yapmıyor mu?. Bu nedenle, göksel Babanız yetkin olduğu gibi, siz de yetkin olun” (Matta 5: 38-48)

Görüldüğü gibi, bu sözler pasif bir din ve insan ortaya koymaya yönelik. Bu sözlerde sanki başka kaynaklardan bir karışma var gibidir. Zîrâ İncil’de şunlar da yazılıdır:

“Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın!. Barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben babayla oğulun, anneyle kızın, gelinle kaynananın arasına ayrılık sokmaya geldim” (Matta 10: 34-35) der. 

Bir de İslâm, Allah katında tek bir din olduğu, Hz. Îsâ da bir “İslâm peygamberi” olduğu için, ona gelen vahiyler diğer vahiylerle çelişemez. Göze-göz, dişe-diş yâni kısas, hem Tevrat’ta, hem de Kur’ân’da vardır ve kısas bir haktır ve kişi eğer isterse affedip kısas hakkından vazgeçebilir fakat bu, kısas’ın hak olduğu gerçeğini değiştirmez. Yukarıdaki sözler ise kısas ile açıkça çelişmektedir.

Tasavvufta da bir -sözde- hoşgörü vardır. Her türlü zulmü “lâ fâile illallah” ile hoşgörürler. Ne de olsa yapan-eden Allah ya; bu nedenle hoşgörülmelidir. Böyle düşünüverdiğinizde hoşgörüverirsiniz. Hâlbuki tasavvufçular, kendisine yapılan en küçük bir hatâyı bile affetmezler ve “bu da Allah’tan” demezler. Dosta düşmanlık, düşmana dostluk yapmak tasavvufun alâmet-i fârikasıdır. Hümanizmin ve hoşgörünün sözde büyük temsilcilerinden Celâleddin Rûmi’nin hoşgörüsü, sâdece moğollara karşı gösterdiği bir hoşgörüdür. Egemenlere gösterdiği hoşgörü. Moğollara karşı savaşan müslümanlara hoşgörü göstermesi şöyle dursun, onları düşman bellemiştir. Bu nedenle de Moğol emperyâlistlerine ajanlık yapmıştır. Zâten küresel emperyâlistlerin Celâleddin’i bu kadar sevmelerinin nedeni de, emperyâl siyâsete geniş alanlar açabilme özelliğidir. Yoksa onun kara kaşına kara gözüne hevesli değillerdir. Bu hoş(t)görülü Celâleddin, oğlu Alâaddin’e hiç hoşgörü göstermemiş ve onu sevdiği kızdan ayırmıştır. Güyâ “aşk adamı” olan Celâleddin, Kimyâ Hâtun ile oğlu Alâaddin arasındaki sevgiyi-aşkı görmezden gelerek, Kimyâ Hâtun’u, Şems’e vermiştir. O da onu döverek öldürmüştür. Hay böyle hoşgörünün…!.

Heterodoks düşüncede bir ihtilâl geleneği vardır. Fakat heterodoksinin ihtilâlciliği hep sünniliğe karşıdır. İslâm düşmanlarına karşı yaptıkları ihtilâlleri yoktur. Zîrâ onlara sürekli olarak hoşgörü gösterirler. Mağlûplar ve ezikler düşmanlarına hoşgörü gösterirlerken, dostlarına ise düşmanlık gösterirler. Stockholm Sendromu hoşgörü konusunda da açığa çıkmaktadır. Kendisini öldürmeye geleni gülle karşılamak, hoşgörücülerin normâl hâlleridir.

Hoşgörmeye bir başladınız mı hoşgörülmeyecek bir şey kalmaz ve “kaliteli bir yavşak” olur çıkarsınız. Hoşgörü, dinden tâviz vermeden olmaz. Hoşgörü yapılacak diye aslında Allah katında tek hak din olan İslâm’ı, hristiyanlık yahudilik müslümanlık diye ayırıp da sonra yeniden birleştirmeye çalışmak yanlıştır.

Bizim(!) hoşgörücüler de ancak ABD ile İsrâil’i hoş görüyorlar. Piramidik yapıda bir hoşgörüden bahsedilemez. Piramidik yapıda hoşgörü olmaz. Hoşgörü “saf düzeni”nde olur ancak. İlk saf uzar gider. Mustafa İslamoğlu: “Piramidin tepesinden bakana her-şey hoş görünür” der. Plâzalardan, fildişi kulelerden bakınca birilerine her-şey hoş görünür. Buradaki kişiler ne kadar da hoşgörülüdür!. Peki ya acı çekenler?; açlık ve susuzluktan ölenler, ağlayan, inleyen, ölen, feryât edenler?. Onların durumu böyle iken, yine de onları o durumda bırakanları hoşgörebiliyor musunuz?.

Parayı hoşgörüyorlar ama paylaşmayı hoşgörmüyorlar. Zengini hoşgörüyorlar ama fakiri hoşgörmüyorlar. Sâdece kendi efendilerinin sözlerini ve fikirlerini hoşgörüyorlar ama diğerlerini hoşgörmüyorlar. Hoşgörü, münâfıklığı da içinde taşır. Hoşgörüde takıyye de vardır ve bu takıyye zirveleşir. Hoşgörücülerin mâsum insanları hiç de hoşgörmediğini 15 Temmuz’da çok net gördük. Onlar tüm zâlimleri hoş görebilirken, bir tek mazlumu bile hoş gör(e)mezler.

Bu hoşgörücüler aslında ilk baştan bêri hoşgörülü değillerdi. Okullarında, hasta-hânelerinde, ders-hânelerinde, borcunu ödeyemeyen niceleriyle mahkemelik idiler. Bir de “hizmet” diye zırvalıyorlar. Bunların kime hizmet ettikleri besbelli. Bu borçlu insanları neden hoşgöremediler de affetmediler?. Hizmet ediyorlar ya!. Ümmet coğrafyasında ölen binlerce mâsum çocuklara üzülmeyenler, İsrâil’in çocukları için gözyaşı dökebiliyorlar. Diğerleri de çocuk değil mi?. Çocukları öldürürken İsrâil’i hoşgörenler, Müslüman ülkelerin haklı şiddetini bile hoşgörmüyorlar. Hoşgörü adı altında yapılan sömürünün haddi-hesâbı yok. Açıkçası hoşgörü sözünden nefret ediyorum. Münâfıklığın her türlüsünü içinde saklayan bir söz çünkü.

Müslümanlara saldıranları ve onları öldürenleri hoşgörüyor şerefsizler. Filistin’de, Gazze’de, Îrak’ta, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, Bangladeş’te, Myanmar’da ve ümmet coğrafyasının her tarafındaki mazlumları hoşgörmüyor da, onları öldüren şerefsizleri hoşgörüyorlar. Zîrâ kendileri de şerefsizlerden yana. Mazlumlardan, müslümanlardan yana olması gerekirken her türlü zulmü ve şerefsizliği yapanlarla iş tutuyorlar. Onlara alan açıyorlar. Diğer dinlere gösterdikleri hoşgörüyü bir-tek İslâm’a göstermiyorlar. Çünkü zâlimlerin ekmeğini yiyorlar. Çünkü İslâm’ı bütünüyle kabûl edemiyorlar. Bunun nedeni, İslâm’ın, çıkarlarına çomak sokmasıdır.

Sözde barış ve hoşgörü getirenler bunu 2.000-3.000 metre yukarıdan attıkları bombalarla getiriyorlar. Onların çanak yalayıcıları da onları alkışlıyor. Câhil geri zekâlılar!. Aptallar!. En çok öldürenleri, en çok zulmedenleri hoşgörülü zanneden beyinsizler!. Zulmü hoşgörenler, âdi birer şerefsizdirler. Ey “müslümanın” diyenler!. Eğer müslümansanız bilin ki tüm müslümanlar kardeştir. Yine bilin ki ümmet coğrafyasının farklı yerlerinde kardeşleriniz öldürülüyor, onlara zulmediliyor, bacılarınıza tecâvüz ediliyor. Bunu yapanlara hoşgörü gösterenler de şerefsizdir.

Îmânı hoşgörmezlerken küfrü hoşgörüyorlar. Çocukları öldüren şeyi, 2.000 metre yüksekten atılan bombaları hoşgörüyorlar. Fakat çocuklarının cesetlerinin parçalarını sağdan-soldan toplayıp da acılara gömülen bir babanın, kendini canlı bomba yaparak düşman askerlerini öldürmesini hoşgörmüyorlar. Yâni cinâyet profesyonelce işlendiğinde hoşgörülebiliyor ama ilkelce işlendiğinde hoşgörülmüyor ve lânetleniyor. Hâinliğin üstü-örtülü şekline “hoşgörü” denmeye başladı dense yeridir.

Hoşgörü gösterilecek yerler başkadır ve Kur’ân bunları göstermiştir:

“Sizden, fazîletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir” (Nûr 22).

“Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah’a âittir. Gerçekten O, zâlimleri sevmez” (Şûrâ 40).

“Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, örf ile emret ve câhillerden yüz çevir” (A’raf 199).

Hoşgörmek çok zor bir şey değildir, zekâ bile istemez. Çıkarına aykırı değilse hoşgörüverirsin. Fakat çıkarına aykırı olan şeyi hoşgörmek, kendisine zarar vereni affetmek o kadar kolay değildir.

Hoşgörü güçsüzlükle alâkalı değildir. Sâdece zayıf durumda olunduğu zamanlarda hoşgörü göstermek dirâyetsizliktir. Peygamberimiz ve sahabe, ilk başta güçsüzken de, hoşgördükleri yer olmuştur, hoşgörmedikleri yer olmuştur, Bu, güçlüyken de aynıdır:

“Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşâvere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmran 159).

Peygamberimiz de hoşgörülü ve affedici olmayı tavsiye etmiştir:

 “Hoşgörünüz ki hoşgörülesiniz, bir hatayla adam asanlardan olmayın. Kim bu Dünyâ’da bir kulun ayıbını örterse Allah da onun ayıbını kıyâmette örter. (Müslim, Birr, 12; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 145).

Fakat Peygamberimiz, zulmü, küfrü, şirki, zâlimi, kâfiri ve müşriği hiç-bir zaman hoşgörmemiştir. 67 tâne savaş organize eden biri “salt hoşgörülü” olabilir mi?. İslâm’da hoşgörü ve affedicilik, körü-körüne olan bir hoşgörü ve affedicilik değildir. Zâten peygamberler, “Allah’ın hoşgörmediği bir toplum”a gönderilmişlerdir. Peygamberler, gönderildikleri yerin zulmüne hoşgörüsüz davranmışlar ve baş kaldırmışlardır. Peygamberler ve onların tâkipçileri, zâlimlere sert bir “lâ” çekerek hoşgörmediklerini haykıran kişilerdir.

Birileri de eş-cinselleri, çıplakları, homoseksüelleri, lezbiyenleri, gayleri vs. her türlü ahlâksızlıları hoşgörebiliyor fakat, başörtüsünü hoşgöremiyor. Tesettürü hoşgöremiyor. Birilerinin keyfine göre çıkardıkları kânunları hoşgörenler ve başlarının üstünde taşıyıp ölümüne savunanlar, Kur’ân’ın, Allah’ın hükümlerini hoşgöremiyorlar ve saldırıp küçük düşürmeye çalışıyor. Üstelik buna bâzı “müslümanım” diyenler de dâhildir.

Bir de insanlar küçük çocuklarının yaptıklarını hoşgörebiliyorlar. Meselâ yemeği üstüne-başına dökmelerini hoşgörebiliyorlar. Fakat “öf” bile dememeleri gereken ana-babaları aynısını yapınca hoşgörmüyorlar. Oysa ana-babaları onları hâlen hoşgörüyor ve bağışlıyor. Aslında bu, çok acı bir şeydir ve ileride pişmanlık kaynağı olacaktır. Hem ölümlerinde, hem de âhirette.

Mü’minler, mü’minleri kardeş ve dost olarak görürüler ve onlara karşı affedicidirler. Fakat kâfirlere karşı hoşgörüsüzdürler:

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında merhâmetlidirler…” (Fetih 29).

İslâm’da hoşgörünün olduğu yerler vardır. Affetmenin olduğu yerler vardır. Lâkin İslâm, salt bir hoşgörü dîni değildir. İslâm, salt tevhid dînidir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Nîsan 2017

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme