31 Ocak 2017 Salı

“Modern Yaratılış Süreci” Yanılgısı



“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah âhiret yaratmasını (veyâ son yaratmayı) da inşâ edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah her-şeye güç yetirendir” (Ankebût 20).

Modern-bilim, “batı modernitesi”nin en büyük silahıdır ve büyük oranda uydurmalardan oluşan önermeleri, faydalı şeyler ortaya koymaktan ziyâde, insanlarda farklı bir düşünce ve zihniyet oluşturmayı amaçlamaktadır. İlk insandan bu yana yaratılma konusunda hak dinlerin görüşü ve düşüncesi olan “yokluktan bir-anda yaratılma” inancı, 20. yy.’daki modern-bilimin saçmalıkları ve zırvalıklarıyla zedelenmiş ve baskılanıp geri plâna atılmıştır. Artık vahiy-merkezli bir düşünceyle değil de bâtıl batı’nın ürettiği modern-bilimin verilerine göre düşünülmeye başlandığından ve bu düşünce mânevi-merkezli değil de dünyevî-beşerî-maddî merkezli yapıldığından, “madde” lehine bir düşünme yöntemi öne çıkmış ve hâkim olmuştur. Zîrâ bu tarz düşünceye sâhip olmayanlara “yollar” kapatılmıştır. Hem batı paradigması, hem modern-bilim hem de liberâl siyâsetin baskısı karşısında yeterli direnç göstererek karşı tezler ve teoriler ortaya konulamadığından ve zâten buna izin de verilmediğinden dolayı, önerilen teoriler ve düşünceler “tek geçerli ve doğru” önermeler olarak meydanı işgâl etmiştir-etmektedir.

İşte bu durumun sonucunda, hem kâinâtın, hem Dünyâ’nın, hem de insanın yaratılışı için (yaratılış derken “örneksiz ilk yaratılış”tan bahsediyoruz), “bir ‘ol’ emri ile bilemeyeceğimiz bir şekilde, mûcize olarak ve her-şeyin en kemâl biçimiyle, hep birlikte ve bir-anda ortaya çıkıvermesi-oluvermesi” şeklindeki yaratılış düşüncesi değersizleştirilmiş-değersizleştirilmekte ve bunun yerine de; “kâinâtın 13.8 milyar yıl; Dünyâ’nın 4.5 milyar yıl; insanın da 2 milyon yıl gibi çok-çok uzun zaman süreçleri içinde yaratıldığı” gibi absürd düşünce ve inanışlardan bahsedilmeye başlanmış ve bu zırva düşünceler için gerekli olan çeşitli “süreç teorileri” ortaya konmuş yada dayatılmıştır. İnsanlar da artık varlığın nasıl oluştuğunu, modern-bilimin önerdiği teoriler ile düşünmeye ve anlamaya başlamışlardır. Fakat bu anlayış aslında modern bir dayatma şeklinde yapılmıştır-yapılmaktadır.

Söylenen “süreçli yaratılmalar” için önerilen teoriler, sağ-duyuyla bakınca çok saçma olduğu gibi, vahye ve modern-bilimin kendisine bile aykırıdır. İşin garibi, bu teorileri Kur’ân-merkezli bir düşünceye sâhip olduğunu söyleyenler de baş-tâcı etmektedirler. Zîrâ Kur’ân’a tam da modern dayatmanın istediği gibi yaklaştıkları için vahyi “parçacı” bir şekilde ele aldıkları için, Kur’ân’ı bütünlüğünden kopararak onun rûhundan mahrûm kalıyorlar ve bu nedenle de çok önemli noktaları ıskalıyorlar. Iskaladıkları en kritik nokta “ilk yaratma” ve “sonraki yaratmalar-türetmeler”dir. Modern önermelerin bâzıları “sonraki yaratmalar” için geçerli olabilir fakat “ilk yaratmalar” için geçerli olamaz. Zîrâ “ilk yaratma” için bir önerme yapılamaz. Çünkü “ilk yaratma” “örneksiz bir yaratma” olduğundan dolayı, onun nasıllığını sâdece Allah bilebilir.

Allah, “ilk yaratma”yı bir-anda yapar, sonra da bizim de gözlemleyip durduğumuz gibi, örneklere göre tekrâr eder. Allah hiç-bir şey yokken yaratmayı ilkin en mütekâmil bir şekilde başlatır -ki bunun nasıllığını sâdece Allah bilir-, sonra da onu zâten şu-anda da gözlemlediğimiz şekilde tekrâr eder. En nihâyetinde de kâinâtı yok ederek “ebedî” “âhiret yaratmasını” yapacaktır. O hâlde yaratmada üç aşamadan bahsedilebilir ki bu; 1- “En mütekâmil şekilde her-şeyin bir-anda olu(şu)verdiği “ilk yaratma”; 2- “Şu-anda da gözlemleyip durduğumuz her-şeyin yaratılmasının tekrarlanması; 3- “Yine nasıllığını bilemeyeceğimiz “âhiret yaratması”. Yâni insan, “ilk yaratma”nın ve “son yaratma”nın nasıllığını bilemez. Çünkü bu, araştırmanın değil, îmânın ve îmân-merkezli gözlemin konusudur. Yazının başındaki âyet de bunu açıkça ortaya koymaktadır:

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah âhiret yaratmasını (veyâ son yaratmayı) da inşâ edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah her-şeye güç yetirendir” (Ankebût 20).

İlk yaratma ile sonraki yaratmayı gösteren diğer âyetler şu şekildedir:

“Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder” (Rûm 11).

“O, sizi yer-yüzünde yaratıp türetendir” (Mü’minûn 9).

“O, yer-yüzü toprağından sizi vâr ederken de, annelerinizin karnında cenin hâlindeyken de sizinle ilgili her-şeyi bilir” (Necm 32).

“Allah sizi(n ilk yaratılışınızı) topraktan, sonra nutfeden-embriyodan yarattı. Sonra da çiftler (çok sayıda oluşturduğu âile) hâline getirdi” (Fâtır 11).

“De ki: Sizin şirk koştuklarınızdan ilk-kez yaratacak, sonra onu iâde edecek olan var mı?. De ki: Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iâde eder. Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?...” (Yûnus 35).

“Ya Biz artık birinci yaratış ile yorulu mu verdik?. Doğrusu, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindelerdir” (Kâf 15).

“Peki, yaratılışı ilk-defa başlatan (yebdeul halka) ve sonra da onu aralıksız devâm ettirip yenileyen kimdir?” (Neml 64).

Allah’ın yaratmasında aşamalar yoktur fakat boyutlar vardır. İlk-yaratma mûcize; ikinci yaratma görüp-bildiğimiz yaratmalar; sonraki yaratma ise âhirette vukû bulacak olan yaratmadır.

Allah “El Bâri”dir. Yâni “ilk örnekleri” yaratandır. “El Hâlık ise, genel yaratma, yâni yaratmanın tamâmını yapan, yaratmaya sürekli devâm edendir. Allah ilk-yaratmayı ansızın yapmıştır, sonraki yaratmalar ise âheste-âheste devâm ediyor-etmektedir.

Allah hem “hâlık” hem de “hâllâk”tır. İlkin yarattıktan sonra sürekli yeniden yaratır. Mûcid ismi ile ilk-kez yaratır, hâllâk ismiyle ise sürekli yaratışta bulunarak yaratmayı yeniler. Kur’ân sonraki yaratılışları “hâlk-ı cedîd” diye adlandırır.

Burada ilginç olan şey, ilk-yaratmanın “belirlilik”, sonraki yaratışların ise “belirsizlik” takısıyla gelmiş olmasıdır. Çünkü ilk-yaratmada her-şey tam/tamamlanmış ve mükemmel olarak var-edilmiş ve yaratılış bitmiştir. Fakat şu-anda da devâm eden yaratış/yaratılışlar ise, henüz yaratılma tamamlanmadığı-bitmediği için insanlar tarafından mutlak anlamda bilinemeyen, bu yüzden de belirsizlik takısıyla ifâde edilen yaratılmalardır. 

“O, yer-yüzü toprağından sizi vâr ederken de, annelerinizin karnında cenin hâlindeyken de sizinle ilgili her-şeyi bilir” (Necm 32).

Âyette ilk yaratılışın topraktan, sonraki bilindik yaratılışın ise “bir damla sudan” olduğu belirtilir. Bâzıları şu-andaki yaratılmayı, ilk yaratılmanın bir örneği olarak görmek istiyorlar. Hâlbuki Allah benzersiz ve örneksiz yaratma sanatkârıdır. İlk-yaratma ile sonraki yaratma arasında fark vardır. Çünkü ilki tasavvur edilemiyor ama sonraki gözlenebiliyor. İlk-yaratmadaki “âni yaratma”, sonraki yaratmalarda “aheste-aheste yaratma”ya dönüşmüştür. Allah, sonraki yaratmayı insan idrâkine sunmak için böyle yapmıştır. İlk-yaratma örneksiz yaratmayı gerektireceği için, onun yavaş-yavaş aşamayla yaratılması gerekmez.

“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse ona yalnızca “ol” der, o da hemen oluverir” (Bakara 117).

Arapçada “ibda” kelimesi: “ilk-yaratma”, “örneksiz yaratma”, “yaratmayı başlatma”, “îcat etme”, “ortaya çıkarma” anlamlarına gelir. “İbda”, “Bedi” kelimeleri bu anlamdadır. “BDE” kökündendirler. İbdâ, “daha önce hiç yapılmamış bir şeyi örnek almaksızın yapma ve îcat etme” demektir. Hz. Âdem ve Havvâ da bu şekilde yaratılmıştır. Onlar, daha önceki atalarından/prototiplerinden örnek alınmadan yaratılmışlardır.

Netîce olarak, “topraktan yaratılma” ilk-insan (prototip) olan Hz. Âdem’in yaratılması; “sudan yaratılma” ise, meni-alâk-embriyo-bebek süreciyle devâm ede-gelen bildiğimiz yaratmadır.

“Allah’ın çocuk edinmesi olacak şey değil. O yücedir. Bir işin olmasına karar verirse, ancak ona: ‘Ol’ der, o da hemen oluverir” (Meryem 35).

İlk-yaratma Allah’a hastır. Allah ilk yaratmaya kimseyi karıştırmıyor. Sonraki yaratmalarda “biz” ifâdesi kullanılırken, ilk-yaratmalarda “biz” ifâdesi kullanılmaz.

İlk-yaratılış “hâlk”, sonraki yaratılmalar “hâlk-ı cedid”tir. “Hâlk” için “ol”ma, “hâlk-ı cedid” için “oluş” diyebiliriz. Hâlk-ı cedid kıyâmete kadar sürer ve sonunda nasıllığını bilemeyeceğimiz yeni bir “hâlk-ı cedid” (âhiret) başlar. İşte bu hâlk-ı cedid yâni kıyâmet (aynen “ilk yaratılış”ta olduğu gibi) âniden başlar, sonra da yavaş-yavaş devâm eder. Kur’ân’da yaratılışla ilgili vurgular; hâlk, hâlk-ı cedid ve kıyâmet olarak azdan çoğa doğru devâm eder. En çok kıyâmetten bahseder. Çünkü ebedî olan odur.

Kur’ân iki tür yaratılıştan bahseder. İki tür oluştan/süreçten bahseder. İlkini açıklamaz, çünkü bu sâdece Yaratıcının Kendisine mâlûmdur. Yâni bize göre mûcizedir. Diğeriyse zâten bizim gözlemlediğimiz-bildiğimiz oluş hâlindeki yaratmalardır ki Kur’ân’ın esas konusu bunlardır. O yüzden Kur’ân ilk-yaratmaya dâir bilimsel bir tez sunmaz ve ortaya koymaz. Açıklama yapmadığı yerlerde bizim algımız bunu kaldıramayacağı ve yapılacak açıklama algımıza uygun olmayacağı için, yâni mûcize olduğu için, sâdece bir şuur ve îman oluşturuyor. Fakat gördüğümüz ve bildiğimiz “şimdiki yaratmalar”a dikkat çekerek ayrıntılı açıklamalar yapılıyor. Hattâ o yaratılışların incelenip araştırılması da isteniyor.

Yaratış ve türetiş, “ortaya çıkarmak” anlamında aynı sonucu verse de, farklı bir işleyişi vardır. Bu işleyişlerden “yaratış”ı yâni “ilk-yaratılış”ı, mûcize=“âciz bırakan” özelliği nedeniyle tasavvur edemeyiz, bilemeyiz, anlamlandıramayız. Bu anlamlandırmayı ve bilmeyi meleklerin bile yapamayacağı kanaatindeyiz. Bu nedenle “ilk-yaratılış”, ilk-prototip”, “ilk varlığın” nasıl meydana geldiğini sâdece âlemlerin Rabbi olan Allah bilebilir. “Türetiş” dediğimiz “sonraki yaratmalar” ise zâten gözlemlediğimiz yaratılışlardır ki bilim ve düşünce bunlar üzerinde çalışabilir. Bilim ve düşünce, bir çoğunu gözlemleyebildiğimiz “türetiş” dediğimiz “sonraki yaratmaları” bile daha tam olarak anlamlandıramaz ve açıklayamaz iken, ilk-yaratılışı anlamlandırmasını ve açıklamasını bekleyemeyiz. Zâten bilim de “metafizik alan” diyerek çalışma konusu dışında tutmuştur bu alanı. Hattâ pozitivist felsefe ve düşünce böyle bir alanı kabûl de etmez. Allah yaratmaya başlayan, bu yaratmayı ilkin yapan, sonra da yenileyerek sürdürendir. İşte bu “ilk-yaratma”nın nasıl başladığı/nasıl olduğu insanın algısına kapalıdır.

İlk-prototip olan insan-çifti embriyolojik bir süreç yaşamadığı gibi, “kâinâtın ilk-prototipi”nde de bir “süreç” yaşanmamıştır. Tüm canlılık “ilk-prototipinden sonra”, “sonraki yaratılış” yâni türetilişlerinde aşama ve gelişmeler yaşamıştır. İlk-yaratmadan sonraki türetmelerde geçerlidir bu aşama. Yâni aynı şey evren için de geçerlidir. Allah bu yüzden kâinâtı yaratırken bizim “şu-anda” bildiğimiz kânunları kullanarak değil; bilmediğimiz-bilemeyeceğimiz kânunları kullanarak yada kullanmadan “ilk-yaratma”yı başlatmıştır. Zâten kâinat daha ortada yokken kâinâtın kânunları da olmaz. İşte bu nedenle “ilk-yaratma”, bildiğimiz aşamalı kânunlardan mecbûren farklı olacağı için, dolayısıyla aşamasız olacağı için “bir-anda” olmak zorundadır.

Bir-anda anasız-babasız yaratılmayı anlamak tabî ki çok zordur. Fakat evrimleşe-evrimleşe bir fâreden ve maymundan gelişip bir insanın yaratılabileceğine inanmak da kolay değildir ve hattâ imkânsızdır. O hâlde burada olağan-üstü bir durum olmalıdır. Burada, modernizmin ortaya attığı Big-Bang, Evrim Teorisi ve Yaratılışçılık arasında sıkışma söz-konusudur.

Modern-bilime göre 13.8 milyar yıl önce başlayan sözde bir süreç var ve buna göre her-şey evrimleşe-evrimleşe, aşama-aşama oluşmuş. Bunu müslümanların da büyük çoğunluğu kabûl etmeye başladı ve ediyor. Bir-kaç milyon yıl öncesine kadar kâinattaki en küçük ayrıntının bile evrimleştiğini yâni aşama-aşama oluştuğunu kabûl edebilenler ve buna îtirâz etmeyenlerin büyük çoğunluğu, sıra Evrim Teorisi’ne gelince îtirâz edebiliyor. Niye îtirâz ediliyor ki?. Ne de olsa hem Big-Bang hem de Evrim Teorisi’nin ortak yönü, ikisinin de aşama-aşama yâni evrimleşe-evrimleşe oluşmasıdır. Kâinâtın evrimleşerek oluşması ile insanın evrimleşerek oluşması arasında mükemmellik(!) açısından fark yok ki!. Ya ikisini de kabûl edeceksiniz yada ikisini de reddedeceksiniz. İşte biz diyoruz ki; bir Big-Bang süreci yok ki bir Evrim Teorisi olsun. Bu bağlamda Caner Taslaman şöyle bir soru sorar:

Canlıların gelişimiyle ilgili bir teori olan Evrim Teorisi’ni Allah’ın varlığı açısından bir sorun olarak gören­lerin önemli bir kısmının şöyle bir çelişki içinde olduk­larına da sıkça tanıklık ettim: Aynı kişiler, bütün evrenin evrimsel gelişmesiyle ilgili olan ve 13,8 milyar yıllık evre­nin evrimini anlatan Büyük Patlama (Big-Bang) Teorisini veyâ Dünyâ’mızın 4,5 milyar yıllık evrimini anlatan yer­bilimle ilgili teorileri bir sorun olarak görmemektedirler. Fakat evren ve Dünyâ’mızın evrimsel süreçleriyle ilgili modern-bilimden gelen bilgiler Allah’ın varlığıyla çelişkili değilse neden canlıların evrimiyle ilgili ileri sürülen görüşlerin Allah’ın varlığıyla çelişkili olduğu düşünülmektedir?. Allah canlıların olduğu gibi tüm evrenin ve Dünyâ’mızın da yaratıcısı değil mi?”.

İşte esas sorun da budur. Hâlbuki Big-Bang, Evrim Teorisi’nin bir uzantısı yada yedekleyicisidir. Bir aşamadan bahseden Evrim Teorisi nasıl yanlışsa, aynı aşamadan bahseden Big-Bang Teorisi de o şekilde yanlıştır. Çünkü iki teorinin de bahsettiği o uzun süreçler hiç-bir zaman yaşanmamıştır.

Edward Wilson,dinlerin, beyinlerin evriminin bir sonucu olarak açıklanabileceğini ve böylelikle dinlerin ahlâkın kaynağı olduğuna dâir iddianın sonsuza kadar geçersiz olacağını” söyler. Bunun sonucunda dinlerin yerini insan-merkezli olan bilim alır ve modern-bilim ilahlaşır. Tabi bu-arada modern-bilimin özneleri olan bilim-adamları da (günümüzde olduğu gibi) toplumun en ileri, ahlâklı ve örnek insanları hâline gelirler. Aralarında belki de bu vasıflarda insanlar olsa da, içlerinde en “kaliteli şerefsiz”e taş çıkartacak olanlar da vardır. Bunu da göz-önüne alarak modern-bilim değerlendirmesi yapmalıyız.  

Sürece göre yaratılmayı kabûl ettiğimizde, bu süreç niye durmuş olsun ki?. Süreç işlemeye devâm eder ve böyle olunca da gelinen yerde Auguste Comte’un “üç hâl yasası” devreye girer ve 1-Teolojik aşama; 2-Metafizik aşama; 3-Pozitivist aşama sınıflandırması normâlleşir. Böylece dinlerin de süreç içinde gelişen beynin bir fonksiyonu olduğu yâni dinlerin de “maddî bir durumun sonucu olduğu” açığa çıkar ki sürecin sonunda teoloji, pozitivizme döner ve artık ölüm-ötesinden bahsetmek imkânsızlaşır. Âhiret bilinci ve korkusundan mahrum kalan insanların ise yapmayacağı bencillik ve kötülük yoktur. Ahlâk, dinden-fıtrattan-mânâdan değil de, “maddî olandan kaynaklanır” anlayışı çıkar ortaya. Böyle olunca da, “en çok ve kaliteli maddeye ve eşyâya sâhip olanlar en iyi ahlâka da sâhip olurlar” düşüncesini kabûllenmek zor olmaz. Zîrâ çok sayıdaki eşyâ ve madde “iyi ahlâk olasılığı”nı arttıracaktır. Mecbûren madde-merkezli olan aşamaya ve sürece bir-kez başladığınızda bunun sonu gelmez ve sonuçta maddeye kesersiniz. Hâlbuki ahlâk söylemleri “bedene-maddeye” muhâlif söylemlerdir. Ahlâk bedenin isteklerinin önüne set koyar. Eğer ahlâk bedenden kaynaklansa idi beden kendisini sınırlamayı düşünmezdi. Ahlâka muhâlif hareket edenler bunu maddî nedenlerden dolayı yapmaktadırlar. Zâten insanlar arasındaki kavganın sebebi, beden/madde-dışı olan ahlâkı yâni rûhu inkâr ederek “bedene göre hareket etme” isteğidir. Ahlâk maddeye indirgenince vahiy de maddeye-beyne indirgenecek ve dînin ilkeleri bir-süre sonra sorgulanıp değiştirilmeye, aşırı yorumlanmaya ve netîcede de tahrifâta uğrayacaktır.

Bütün bu aşamalı sürecin “Allah’ın kontrôlünde”ki bir süreçle olduğunu söylüyorlar. Fakat bir “maymuncuk” olarak kullanılan “Allah’ın kontrôlünde olan süreç” düşüncesiyle, en olmadık saçmalıklar bile “olur” durumuna gelebilir. Bu nedenle “Allah’ın kontrôlünde” olan yaratmalar, süreçle olmayan “sonraki örnekli yaratmalar” için geçerlidir. “İlk yaratma” ise, “Allah’ın kontrôlünde bir süreç”le değil, “Allah’ın yaratmasıyla bir-anda” olmuştur. Bir-anda yaratmalar için “kontrôl”e gerek yoktur.

Velhâsıl kelam; Allah, yaratmaya başlamaz; yaratır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2017


2 yorum:

  1. hani derler ya meyve veren ağacı taşlarlar işte siz o taşlanan ağaçsınız harun bey .bu yazınızın üzerinden 3 yıl geçmiş ama tek bir kişi bile yorum yazmamış ne acı demek ki toplum olarak gerçeklerden kaçmayı huy edinmişiz yüce ALLAH ta bizi cezalandırıyor nankörlüğümüzden dolayı .oysa her an rızkımızı veriyor bizim bu nankörlüğümüze rağmen.yani ne kadar şükretsek te az ama nerde şükreden.ALLAH sonumuzu hayır eylesin sizin gibi iyi ve dürüst insanlar rağbet görmüyor da sosyal medyada bütün mahrem yerlerini gösterip saçma sapan videolarla salak olanları kandırıp para ve itibar kazanmaya çalışan okumuş cahiller rağbet görüyor ya daha da bişey diyemem

    YanıtlayınSil
  2. Eyvallah kardeşim sağolasın. İnsanlar resmî ve popüler olan şeyleri sorgusuz-suâlsiz ve çok çabuk kabûl ederler. Çünkü bedeli olmadığı için böylesi çok daha kolaydır. Farklı olanı okuyup-dinleyip de üzerinde düşünmezler yada bir eleştiride bulunmazlar. Fakat sizin gibi 'sözü dinleyip de en güzeline uyanlar' da vardır. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun.

    YanıtlayınSil