26 Ocak 2017 Perşembe

Lâiklikle Muhâfazakârlık Arasında Sıkışıp Kalmak



“Lâiklik veya lâisizm (Fransızca: Laïcisme); devlet yönetiminde herhangi bir dînin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensip. Fransızca‘dan Türkçe‘ye geçmiş olan “lâik” sözcüğü, “din-adamı olmayan kimse; din-adamı dışında kalan halk” anlamına gelen Latince “laicus” sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din-adamlarına “Clerici” din-adamı olmayanlara da “Laici” adı veriliyordu. Aynı terimin İngilizce karşılığı ise secularity olup, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması anlamına gelir. Latince bir kelime olan “çağ” anlamına gelen “saeculum” kelimesinden geçmiştir. Sekülerizm Türkçe’ye lâiklik, çağdaşlaşma veya dünyevileşme olarak üç farklı terimle çevrilebilmektedir. Fransa‘da lâiklik için Laïcité (Laicisme) terimleri kullanılmaktadır. Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifâde etmektedirler” (Vikipedi).

“Muhâfazakârlık, ‘geleneksel sosyâl etmenlerin muhâfaza edilmesini destekleyen politik ve sosyâl felsefe’dir. Daha belirgin bir anlamda; ‘ilgili toplumun içinde bulunduğu çağın gereklerini göz-ardı etmeksizin, geçmişten gelen târihi, kültürel ve medenî birikimlerini kaybetmeden, kısaca öz dinamiklerinin değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunan siyâsi bir görüş’tür” (Vikipedi).

Laisizmin târifinde, “din ve devlet işlerinin ayrılması”; “herkese inanç özgürlüğü” gibi laflar edilse de, aslında lâiklik; “devlet işlerine dînin sokulmaması ve devletten uzak tutulması” demektir. İnanç özgürlüğünü getiren lâiklik değildir ki; onu İslâm getirmiş ve 1.000 yıl boyunca en iyi şekilde uygulamıştır. Lâiklik ise, söylediği gibi tüm inançlara eşit davran(a)maz. Bu tanımlar bu nedenle bir kandırmacadır. Tâğutlar ve uşakları, devlete dîni yâni adâleti, ilâhi kontrôlü, ahlâkı, merhâmeti, vicdânı, dolayısı ile Allah’ı ve Kur’ân’ı sokmayarak, kendi çıkarlarına yönelik istedikleri hükümleri çıkarmışlar, nefislerine göre kânunlar-yasalar hazırlamışlar ve şeytanın emirlerini yerine getirmişlerdir. Devlet işlerine dîni sokmamak demek; “ahlâkı sokmamak, adâleti sokmamak, vicdan ve merhâmeti sokmamak, Kur’ân’ı sokmamak, Peygamberi karıştırmamak, Allah’ı dâhil etmemek” anlamına gelir. Zîrâ, dediğimiz gibi; vahyin nûru kan-emici vampirleri yakar ve yok eder.

Lâiklik, insanın Allah’a; -hâşâ ve sümme hâşâ- “haddini bil” demesidir. “Senin yerin göklerdir. Oradan başkasına karışma” demektir. “Güneş’i tam zamânında doğur ve batır, rüzgarları estir, yağmurları yağdır.. fakat bizim işlerimize sakın karışmaya kalkma!” demektir. İşte Kur’ân’ın baştan sona “affedilmeyecek” dediği günah olan şirk budur. Şirk, işe Allah’ı karıştırmamak demektir. Hattâ şirk, “Allah’ı işe, tam anlamıyla karıştırmamak” da demektir. Allah’ı işe “biraz karıştırmak” da şirktir. Şirk Allah’a îman etmeme, güvenmeme, O’na teslim olmama demektir. Zâten O’na teslim olunmadığında O’ndan başka her-şeye teslim olunmaktadır. 

Lâiklik, “din ile devletin ayrılması” değildir. Dînin devlet denetimine alınmasıdır. Bu, “dînin bertarâf edilmesi” demektir. Oysa İslâm’da devlet; “din-u devlet”tir. Bu nedenle de devlet, dîni değil; din, devleti denetim altına alması gerekir.  

Muhâfazakârlık ise -ki buna “neo muhâfazakârlık” demek gerekir-, “bâtıl batı paradigmasının etkisinde kalan ve bu paradigma (sistem) içinde kalarak İslâm’ı yaşamak isteyen muhâfazakârlıktır” ki böyle bir şey istemek samîmi bir müslümanlık değildir ve batı paradigması/düşüncesi-merkezli bir İslâm’cılık, mecbûren “sınırlı bir İslâm” olacağından, Kur’ân bu tarz düşünceleri “azap nedeni” olarak görür:

 “Sonra (yine) siz, bir-birinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp-çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa onları çıkarmanız size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?. Artık sizden böyle yapanların dünyâ-hayâtındaki cezâsı aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azâbın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” (Bakara 85).

Evet; muhâfazakârlıkta, yâni batı’lı zihniyetten en azından teknoloji-ideoloji anlamında ayrılmadan oluşturulacağı sanılan düşüncede, Kur’ân’ın tamâmı hayatta hâkim olamaz ve hattâ görünür bile kılınamaz.

Bir zamanlar siyâseti ele geçirme hayâlini kuran muhâfazakârlar, siyâseti güyâ ele geçirmelerinden sonra “İslâm kişiseldir, devlet lâiktir”; “kişiler değil, devlet lâik olur” düşüncesini, inanarak ve savunarak İslâm’i anlamda anlaşılamayacak bir düşünce ve inanç içerisine girmişlerdir. Böylelikle İslâm hayattan da uzaklaştırılmış ve sâdece şekle-görünüme indirgenmiştir. Muhâfazakârlar devlete-siyâsete aslında İslâm’i anlamda sâhip olmamışlardır, sâdece “seküler anlamda” sâhip olmuşlardır yada muhâfazakârlara bu doğrultuda görev verilmiştir. Çünkü “değiştirilemez maddeler” aynı şekilde orada duruyor ve Kemalist devrimin maddeleri aynen geçerliliğini korumaktadır. Yâni İslâm’i anlamda değişen bir şey olmamıştır. İslâm-dışı=bâtıl bir ideolojiyi müslüman(!) olan yada namaz kılanların yönetmesiyle, gayr-i müslim yada ateist olanların yönetmesi arasında fark yoktur. Zîrâ seküler-lâik-kapitâlist-liberâl düzen devâm etmektedir. Zâten küresel emperyâlizm ve tâğutizm onlara ancak bu koşullarda bir siyâsi “iş-başılık” görevi vermiştir. Küresellik kapsamında böyle bir yapılanma işlerine geliyor çünkü. Yeni Dünyâ Düzeni’nde böyle bir yapıya ihtiyaç vardı ve oluşturuldu. İşte bir “izin” kapsamında iş-başına geçirilen muhâfazakârlar, bu nedenlerle İslâm’i anlamda bir “değişiklik” yapamazlar ve zâten artık böyle bir düşünceleri kalmamıştır ve hattâ bu tür düşüncelere düşmanlık derecesinde karşı olmuş durumdadırlar. Bu neo-muhâfazakârların “İslâm’ı yeniden diriltip hayâta hâkim kılma” düşünceleri yoktur artık.

Muhâfazakâr diye isimlendirdiğimiz kişiler aslında İslâm’cı değildirler. O nedenle onlara İslâm’cı yerine “muhâfazakâr milliyetçi” demek daha uygun olur. Mü’minler, İslâm’ı-Kur’ân’ı hayâta hâkim kılmak, Allah’ın sözünü hayâta hâkim kılarak Asr-ı Saadeti yeniden diriltmeyi amaçlayan ve hak ve adâleti yeniden ortaya koymak için çalışan kişilerdir.

Kur’ân ve sünnet merkezli düşünenler sistemin zulmüne eleştiri ve îtirâz edip, adâlet-eşitlik-merkezli ve Allah’ın sözünün Dünyâ’ya hâkim oluğu bir Dünyâ kurmak için çabalamaktadırlar fakat bu çabaları lâikler ve muhâfazakârlar yüzünden akim kalmaktadır. Zîrâ tebliğ ve dâvetlerine lâikler ve muhâfazakârlar tarafından yeterli bir destek gelmediği gibi, tam-aksine; lâikler ve muhâfazakârlar mü’minlerin “İslâm’i hareket”lerine karşı çıkarak “çomak” sokmaktadırlar. Böyle olunca da Dünyâ’da zulmü ber-tarâf edip de adâleti ikâme edecek adâlet-merkezli yâni İslâm-merkezli bir devlet-medeniyet kurulmasının ilk adımı atılamamakta, sonuçta da iş sâdece ilmî yönde mesâi harcamaya dönmekte ve bu durum zamanla din hâline gelmektedir. Öyle bir hâle gelinmiştir ki, iletişimin-bilginin her yerden taştığı ve çeşitli kanallarla iletilebildiği bir zamanda artık ümmetin fertlerinin nerdeyse tamâmı âlim olmuş, yazıp-çizmeyen bir müslüman kalmamıştır. Öyle ki, yazdıkları şeyler de hep “altı çizilecek” özellikte ve değerde olan yazılardır. Fakat buna rağmen yine de ümmetin hâli içler acısıdır ve durum her geçen gün de kötüye gitmektedir. Oysa sahabeden yalnızca bir-kaç yazar-çizer kişi vardı ama o sahabe toplumu Dünyâ’da büyük bir devrim gerçekleşmişlerdi ve İslâm-merkezli bir devlet kurup medeniyeti başlatabilmişlerdi. Böylece zulüm ber-tarâf edilerek çok büyük oranda adâlet ikâme edilebilmişti.

Peki aradaki fark neydi?. Aradaki fark şuydu ki; başta Peygamberimiz olmak üzere sahabe, işin sâdece ilmî yönüne değil, amelî yönüne de ağırlık veriyorlardı. Bu bağlamda kendilerini İslâm’a adayabiliyorlardı. Oysa şimdi ilmî yolda mesâi harcamaktan ve bir tarafta lâiklerle diğer tarafta da muhâfazakârlarla ilmî alanda uğraşmaktan dolayı amele-eyleme bir türlü geçilemiyor ve amel-eylem akim kalıyor. Sonuçta da ne nefsi anlamda bir düzelme oluyor ne de ümmete ve mazluma yapılan zulme engel olunabiliyor. Böyle olunca da ümmettin durumunda bir değişim ve dönüşüm olmadığı gibi, durum giderek daha da kötü bir hâl almaktadır. Demek ki “altı çizilecek nitelikte yazılar”dan ziyâde, “altı çizilecek nitelikte amel-eylemde bulunmak” daha önemlidir. Altı çizilecek nitelikte yazılar yazanların ve bilinç-idrâk ortaya koyanların, “altı çizilecek amel ve eylemlerde de bulunmaları ve İslâm’ın bir amel-eylem dîni olduğunu herkese hatırlatmaları ve göstermeleri gerekmektedir. İşte bu durumun bilincinde olan müslümanların önündeki en büyük engel, lâiklerle ve lâik söylem ile, muhâfazkârlar ve muhâfazakâr söylemdir ki ikisi aslında siyâsi alanda birleşmektedirler. Birlik olup da sahte-uydurulan-uyutucu yada modernist yorumlara boğulmuş dîni öne çıkarıyorlar ve Kur’ân/sünnet-merkezli din arka-plânda kalıyor. Böylece insanı, ümmeti ve Dünyâ’yı değiştirecek sözler edilemiyor ve amel-eylemlerde bulunulamıyor. Bunun gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel lâikler ve muhâfazakârlar oluyor. Lâikler ve muhâfazakârlar ile uğraşmak, vahyi nefse ve hayâta hâkim kılmanın önüne geçiyor.

Dindarlıkla sekülerlik arasında yâni muhâfazakârlıkla lâiklik arasında bocalayan mü’minler, ne kendilerini ne de ümmetin mazlumlarını değiştirebiliyor ve kurtarabiliyorlar. Böyle olunca da yâni bir amel-eylem ortaya koyamayınca da Kur’ân ve Sünnet’in amele-eyleme dönük apaçık âyetleri ve uygulamaları aşırı yorumlamaya tâbi kılınıyor ve sonuçta müslümanlar, yapılan aşırı yorumlara göre düşünüyor, yaşıyor ve bu tutum ile vicdanlar baskılanıp kâlpler ve zihinler rahatlatılıyor.

“Müslümanım!” demelerine rağmen muhâfazakâr ve lâiklik yolunda gidenler, kendi yollarını “mutlak doğru yol” zannettiklerinden, artık Peygamber-örnekliği ile sâbit olan “Kur’ân-İslâm hâkimiyeti” kurulamıyor.

Ey müslümanlar!. Aç bi-ilaç olana, mazlum olana, evsize, nâmusu kirletilmiş olana, yerinden-yurdundan kovulmuşa, ezilen garibana.. ne lâiklik adına; “kendileri gibi birilerini önder ve lîder kabûl ederek yâni lâikliğe sâhip çıktıklarında kurtulacaklarını” söylemek; ne de efendi, şeyh, lîder, vatan-millet edebiyatıyla ilmî anlamda bir şeyler söylemek kâr eder. Zîrâ mevcut durum bir kader değildir ve artık bu kötü ve utanç verici aşağılık durumdan kurtulmak için belki de “ağır bedeller” ödemekten başka yapacak bir şey yoktur. Bu nedenle de lâikleri lâiklikten vazgeçirmekle ve muhâfazakârları muhâfazakârlıktan vazgeçirmekle değil; İslâm’ı, “ilmî ve amelî şekilde birlikte ortaya koyarak” bu sıkışmışlıktan kurtulmak ve hakkı görünür kılmak için çalışmak tek çâredir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2017

























Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme