1 Temmuz 2016 Cuma

Kur’ân Bağımlılığı



“Şüphesiz, bu Kur’ân, en doğru yola iletir ve sâlih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir” (İsrâ 9).

İnsanlar, kendisinde bulunan nefsî-şeytâni yön nedeniyle diğer canlılardan ayrı olarak bâzı bağımlılıklara müptelâ olurlar. Bu bağımlıklar; sigara, içki, uyuşturucu, kumar, fâiz, zinâ, yalan-dolan, iftirâ, fuhşiyât vs. gibi çeşitli bağımlılıklardır ve bu bağımlıkların aklen, dînen ve vicdânen kötü ve zararlı oldukları ortadır. Nefs, bu sayılanlara meyyâldir ve bu nedenle de insan çabuk bağımlı olur bunlara. Bir de vicdânın bağımlı olduğu şeyler vardır ki, bunlar da; merhâmet, şefkât, hak-hakîkat, adâlet, iyilik vs.’dir. Vicdan bu bağımlılıklara meyyâldir ve böyle olması hem iyi hem de yararlıdır. İnsan işte bu şekilde negatif ve pozitif özelliklere ve bağımlılıklara sâhiptir. Fakat “hikmet gereği” şöyle bir şey vardır ki; temize karışan pislik o şeyi pis kılarken, pisliğe karışan temizlik o şeyi temiz kılmıyor. Bu nedenle bir pisliği temizlemek için pisliğin tamâmının pis ilan edilip yok edilmesi gerekiyor. Lâkin bunun yapılması için “sultan bir güç”e sâhip olunması gerekiyor ki, bu da ancak bir bağımlılık sâyesinde kazanılabilir: Kur’ân bağımlılığı..

Kur’ân’ın bağımlısı olmak, onu sâdece orijinâl metninden tilâvet etmekle (okumak değil) olmaz. Zîrâ tilâvet, bir bağımlılıktan çok, alışkanlıktır. “Olmasa da olur” cinsinden yada belli zamanlarda yapılan. Zâten o alışkanlık, okuyanın ve dinleyenlerin ruhlarına hoş bir sedâ verse, bir huzûr oluşturarak kişiyi relâks etse de, ortadaki bir sorunu giderecek etkiyi yapmaz. Oysa kıraat ederek yâni idrak ederek, fıkh ederek yapılacak bir okuma, “sorunu-zulmü bertarâf etmeye bir giriş” olacaktır. Zîrâ idrâk-merkezli Kur’ân okuma bağımlılığı, hemen arkasından amel-eylem olarak tezâhür edecektir. Çünkü, bu tarz okuma, sâdece dilde kalmayıp, vahyin nûrunu ciğere ve oradan da kâlbe taşıyacak ve “akleden kâlp”, o nûr ve kudretle zihni-vicdânı, diriltecek ve ellere ve dizlere bir dermân gelecektir. Bu durumda da artık amel kaçınılmaz olacaktır. Fakat bunun için ilk önce sıkı bir “Kur’ân bağımlısı” olmak gerekir; Peygamberimiz gibi..

Bilindiği gibi Peygamberimiz, Mekke’nin en vicdanlı-merhâmetli kişisi olmasına rağmen, hem ne yapacağını bilmiyordu, hem de zihnine-idrâkine-dizine dermân ve kudret verecek vahiyden mahrumdu. Bu nedenle de hem Mekke’nin hem de Dünyâ’nın mevcut kötü durumundan dolayı depreşen vicdânı, merhâmeti ve kerîm öfkesi, onu ancak Hira’ya kadar çıkarabiliyordu. Buradan anlaşılıyor ki, vahye bağımlı olmak için, ilk önce mevcuttan ve zulümden rahatsız olup, vicdânın titremesi ve öfkenin kabarması gerekir. Kerîm bir öfkeye sahip olan vahiy, bir eleştiri-îtirâz-isyân ve kerîm öfkelere sâhip olmayanları diriltemez. Onlar onu sâdece bir sözlük-lûgat-ansiklopedi gibi kullanıp, sâdece okuyup anlamakla (“okuduktan sonra anlamak” ne demekse?) ilgilenirler ve “değişen” bir şey olmaz ve mazlumun iniltileri göklere çıkar ve hattâ gökleri deler geçer.

“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (mârufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır” (Âl-i İmran 104).

Kur’ân bağımlılığı, îman ve “amel-eylem bağımlılığı”dır. Amele dönmeyen Kur’ân ilgileri, bağımlılık değil, alışkanlıktır. Hattâ belki de geçimlik. Zîrâ bu alışkanlık sâhiplerinin herhangi bir amelde, eylemde, eleştiride, îtirazda ve isyanda bulundukları görülmemektedir. Tam aksine, mevcudun onaylamasını sözde vahiy-merkezli yapmanın yoluna düşmüşlerdir. Oysa Hira’da vahyi alan Peygamberimiz hemen harekete geçmiş ve “hakkıyla olan dâvet”e başlamıştı. Kur’ân’ı duyan sahabeler, vahyi anında idrâk etmişler ve kısa zamanda onun bağımlısı olmuşlardı. Bu bağlılığa ilk önce ve en çok da; üstün idrâk sâhipleri ve zulüm altında inleyenler katılmıştı. Vahiy onları hemen îman-amel-eylem yoluna sokmuş ve vazgeçişler yapmaya sevk-etmişti. Zîrâ Kur’ân bağımlılığının bir sonraki aşaması vazgeçiş yoluna girmektir. Her şeylerinden; mal -mülk, atalar, kavimler, ticâret ve hattâ âilelerinden bile vazgeçecek bir yola koyulabilmişlerdi. Eski dinlerinden bir çırpıda vazgeçebilmişlerdi. Hani; kötü bağımlılık sâhipleri, meselâ uyuşturucu müptelâları, bağımlılıktan doğan a-normâl durumlarda, hiç-bir şeyleri gözleri görmez de en yakınlarından bile vazgeçerler ya.. işte Kur’ân’a-vahye bağımlı olanlar da böyledir. Yalnız şöyle bir fark vardır ki; kötü bağımlılıklar sâhiplerinin bağımlı olduğu pislikler, onların zihinlerini, omuriliklerini, kas-iskelet sistemlerini felç ederken; vahiy bağımlılığı; merhâmeti, vicdânı azmi, cehdi canlandırır ve diriltir. Aradaki “sonsuz fark” budur.

Peki Peygamberimizi ve sahabeyi böyle bir eyleme-amele sevk-eden vahiy, modern insanı ve müslümanı niye benzer bir amel ve eyleme sevk-etmiyor?. Ne fark var?. Fark şu ki; -istisnâları saymazsak- modern insan ve müslüman Kur’ân’a bağımlı değil, sâdece âşina. Yâni Kur’ân’ın âlimi değil, entelektüeli. Vahyin eylemcisi değil, sâdece sözcüsü. Hem de eyleme dönme düşüncesinin olmamasından dolayı, parantez-merkezli bir layt-ılımlı düşünceye dâvet eden sözcülük. Bir türlü amele-eyleme dönmeyen ve dönmesinin seslendirilmediği bir sözcülük. Kur’ân’ı tilâvet ile sâdece göz ve dil-merkezli okumanın farklı bir versiyonundan başkası yapılmıyor. Biri Arapça, diğeri meselâ Türkçe. Ne fark ediyor?. Hiç-bir şey. Zîrâ her türlü çirkeflik ve zulüm devâm ediyor.

Kur’ân bağımlılığı diğer tüm bağımlıkları yok eden bir bağımlıktır. İnsanı her şeye bağımlı olmaktan kurtaran bir bağımlılık: “De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81). İnsan, Kur’ân’a bağımlı olmadığında bağımlı olduğu şeylerin sayısı sonsuz olur. Öyle ki; vâr olmayan hayâli şeylerin bile bağımlısı olunabiliyor. Vahye bağımlı olmak kişiyi özgürleştirir ve sâdece Allah’a bağımlı yapar. Zâten özgürlük budur: Sâdece Allah’a bağlı-bağımlı olmak. Tüm bağımlılıklar yâni kölelikler ortadan kalkar böylece. Kur’ân bağımlılığı, tüm modern sûni bağımlıkları yok eder. Hem Kur’ân’a hem de modern ideolojilere, düşüncelere, yeme-içmeye, giyinip-kuşanmaya, hâl-tavra ve konuşmaya aynı anda bağımlı olunamaz. Bunu kabûl etmek, münâfıklığı kabûl etmek demek olur ki, maalesef modern zamanlar, “gizli münâfıklığın” ayyuka çıktığı zamanlardır. “Kurban olduğum Kur’ân” söylemi, sâdece bir söylemdir ve de boş bir söylemdir. Bir şeyin bilgisi kendisi değildir, bilgisidir sâdece. Bir şeyin söylemi, eylemi demek değildir zîrâ. Eylemi varsa söylemine gerek yoktur zâten. Bu nedenle Kur’ân bağımlılığı, söylem ile değil, eylem-amel ile ilgilidir büyük ölçüde.

Peygamberimiz ilk önce kendisinden başlayarak Kur’ân bağımlısı bir toplum oluşturmuş ve Dünyâ’nın ilâhi yönde değişmesini başlatmıştır. Unutmayalım ki Kur’ân; zamâna ve coğrafyaya değil, insana inmiştir. Tüm zamanların insanına. Peygamberimiz ve asr-ı saadet toplumu bir örnekliktir tabî ki. Modern zamanların insanına da hitâp eden Kur’ân, bu zamanda da ilâhi yönde değişiklikler beklemektedir. Bu nedenle; Kur’ân’a olan alışkanlıkları birer bağımlılığa dönüştürerek o bağımlılığın vermiş olduğu güç ve kudret ile eyleme-amele dönmek ve Dünyâ’yı, tüm göklerde olduğu gibi yeniden “İlâhi olan”a bağlamanın zamânı gelmiştir.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Temmuz 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme