19 Mayıs 2016 Perşembe

Batı’nın Derin Korkusu


Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Mısır, Sûriye, Irak, Arabistan, Yemen, Îran, Afganistan, yâni şöyle bir genellersek; Akdeniz havzası, Arap-yarımadası ve Mezopotamya çevresi (ön-asya), medeniyetlerin beşiğidir. İlk devlet-medeniyet-kültür bu bölgede ortaya çıkmıştır (Akad-Sümer-Bâbil-Asur). Cengiz Tomar:

“Dünyâ-târihine baktığımızda Mezopotamya (Îrak), Eski Mısır, Münbit Hilâl (Fertile Crescent, el-Cezire, Kuzey Sûriye ve Filistin) ve Anadolu medeniyetleri ile Sümer, Akad, Asur, Bâbil, Hitit, Grek, Urartu, Elam, Ebla, Ugarit, Aram ve Fenike gibi hemen-hemen aklımıza gelen ilk medeniyetlerin tümü bu bölgede ortaya çıktı. Diğer bir ifâdeyle insanoğlunun kadim târihinin kodları ve Eski Dünyâ’nın alt-yapısı bu bölgede oluştu. Yeni Asur, Ahameniş, Makedonya, Bizans, Sasaniler, Abbâsiler, Selçuklular ve Osmanlılar gibi büyük imparatorluklar da hep bu bölgede teşekkül etti. Üç büyük semâvi din Mûsevilik, Hristiyanlık ve İslâm yine bu bölgede doğdu ve gelişti” der.

Bu bölgede gelişen devlet-medeniyet anlayışı, peygamberler de o bölgeden çıktığından, -her ne kadar tahrif edilerek bozulmuş da olsa- ilâhi yanları da olan bir bilgiye-şuura-eyleyişe sâhiptir. Bu durum zamanla o bölgenin karakteri hâline gelmiştir. Tâbir-i câizse ilim-kültür ve medeniyet o bölgenin taşına-toprağına işlemiştir. Medeniyet rûhu o bölgelerde içkin olarak sürekli bulunur. Zâten gönderilen peygamberler, tahrif edilerek bozulan ilim ve kültürü sürekli vahiy-merkezli olarak güncelleştirmiş ve düzeltmişlerdir. Bu nedenle de o özellikleri barındıran bölgede peygamberlerin ve bilge kişilerin çıkması son derece doğal ve normâldir. “Peygamberlerin neden hep o bölgeden ve periferiden çıktığı”nın ana-nedeni bu olsa gerek. O bölge “peygamber çıkarma potansiyeli”ne sâhiptir. Çünkü o bölgenin insanı, İslâm-merkezli ilim-kültür-devlet ve medeniyetine âşinâdır. Bu âşinâlık, o medeniyeti yeniden çıkarma duygusunu ve arzusunu berâberinde taşıdığından, Allah’ın, o şuura-arzuya sâhip olan insanlar içinden en ahlâklısını-merhâmetlisini-dürüstünü ve temizini peygamber olarak seçmesi doğal ve normâldir.

Peygamberlerin başlattığı bu hareket, insanlığın tekâmülüne-inkişâfına zemin hazırlar ve medeniyeti (uygarlık değil) başlatır. Bu nedenle “ışık” gerçekten de doğu’dan yükselir. Bu medeniyetlerin bozulmamış “saf” hâli olan vahiy-merkezli İslam medeniyeti ise 1.000 yıl boyunca Dünyâ’da bir huzur ve barış ortamı sağlamıştır. Dünyâ’da iyi ve kötü günler sürekli olarak deverân eder: “.. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez” (Âl-i İmran 140). Kötülüğün bastırılıp blôke edilmesi için büyük bir medeniyet potansiyeli gereklidir ki bu ancak ve ancak İslâm-merkezli olabilir. İşte Hz. Âdem ile başlayan ve Hz. Nûh ile yeni bir yola giren İslâm medeniyeti potansiyeli, âlemlere rahmet Hz. Muhammed ile birlikte tekrar canlanarak ve harekete geçerek vicdanları ve eylemleri diriltmiş ve yeni(den) bir dalga başlatmıştır. Bu dalga kısa-zamanda Dünyâ’nın hemen-hemen bütün kıyılarına kadar ulaşmıştır ve başta şeytan olmak üzere şeytan uşakları olan tağutları ve onların taşeronlarını yer-altına inmek ve oranın karanlıkları içinde 1.000 yıl boyunca beklemek zorunda bırakmıştır. Tabî ki şeytanın lîderliğindeki tağutlar ve onların uşakları, yaşadıkları bu karanlığı aslâ unutmamışlardır ve hâlâ da o zamanların ürküntüsünü üzerlerinde taşımaktadırlar.

Medeniyetten yoksun olanlar ve Dünyâ’nın batısı ve kuzey-batısı, İslâm medeniyetine karşı 1.000 yıl boyunca bir varlık gösterememiştir. Zâten onların karanlık çağı, İslâm medeniyetinin aydınlığından yoksun olmalarındandı. “Karanlık çağ”, batının karanlığıdır. Zîrâ o sıralar İslâm her yana ışık (nûr) saçıyordu. Hattâ batı’nın bir bölümüne bile. İşte 1.000 yıl boyunca karanlıktan beslenen bu vampirler, sürekli fırsatlar kollamışlar fakat köklü ve de sağlam temeller üzerine kurulmuş olan İslâm medeniyetini yıkamamışlar ve hattâ sarsamamışlardır. Tâ ki: “O’nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri (tâkipçileri) vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip-koruyorlar. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç-bir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli yoktur” (Ra’d 11) âyetinin de dediği gibi (ayrıca sünnetullah gereği), insanların nefislerine uyarak, korumaları gereken şeyleri korumaktan vazgeçmesi yada korumada gevşeklik yapmaları sonucunda İslâm değil ama müslümanlar gerilemeye başlamış, dirâyetlerini yitirerek medeniyetlerini kaybetmişlerdir. Böylelikle batı’nın karanlık dehlizlerinde sıkışıp kalmış olan vampirlere gün doğmuş, alıştıkları karanlıkları, “modern karanlıklar” biçiminde dışarıya çıkarmışlardır ve o günden bu yana Dünyâ “farklı bir karanlık”la karşı-karşıyadır.

Aslında bu karanlık ışığın yokluğundan kaynaklanan -geçici bir körlük misâli olan- bir karanlıktır ki, ışığı gördüğü anda kaybolmaya mahkûm olan bir karanlıktır bu. Bu karanlık yapay bir karanlıktır. Güneş’in ziyâsından mahrum olduğu gibi Ay’ın nûrundan da faydalanamaz. Zâten “karanlığa” alışkın olan vampirler Güneş’in o muazzam ziyâsına ve Ay’ın nûruna katlanamazlar ve yok olup giderler. Bu nedenle de sûni aydınlatmalarla Dünyâ’yı aydınlatmaya çalışırlar. Bunun için milyonlarca sûni aydınlatıcı (ampûl) kullanırlar ki bunların da ömürleri çok azdır. Zîrâ ışıkları kendinden kaynaklanmaz. Dış bir enerjiye (elektrik) bağımlıdırlar ki bu enerjinin bedeli insanlara, ama en çok da mazlumlara ödetilir. Şu-anda “Dünyâ’nın lânetlisi” olarak gösterilen mazlumlar müslümanlar olduğu için, müslüman insan ve müslüman coğrafya sömürülerek karşılanmaya çalışılır o enerjinin bedeli.

İşte Dünyâ’nın bu karanlık bölgesi, o görece karanlıkları bir daha yaşamamak için, potansiyel medeniyet bölgesi olan arap-yarımadası merkezli bölgeyi sürekli kargaşa hâlinde tutmaktadırlar ki yeniden bir İslâm medeniyeti dirilmesin ve adâletsiz çıkarlarına aykırı bir durum yeniden açığa çıkmasın da çıkarlarına bir zarar gelmesin. İşte batı’nın derin korkusu budur: Adâlet korkusu. Hak-hakîkat korkusu. Batı’nın böyle derin bir korkusunun olması gâyet normâldir. Zîrâ onlardan önce Dünyâ’nın hâkimi müslümanlardı. Bu nedenle bir medeniyet ve “insan-ı kâmil” potansiyeli barındıran o bölgenin sürekli olarak bir karmaşa içinde kalmasını istiyorlar ve bunun için çaba gösteriyorlar ki insan-ı kâmil öncülüğünde başlatılacak olan İslâm-merkezli bir yeniden diriliş olmasın ve böylelikle de sürekli olarak, hem o bölgeyi hem de Dünyâ’nın bilgelikle dolu olan doğu kısmını sömürsünler. Bu sebeple batı, en başta insan-ı kâmil potansiyelini ezmek istemekte ve tüm çalışmalarını bu minvâlde yapmaktadır. Bu uğurda sürekli olarak insanları maddî-mânevi bir sömürüye tâbi tutmaktadırlar ki dirilişi ve medeniyeti başlatacak olan potansiyel açığa çıkmasın. Bu durum onlar için hayâti bir konu olduğundan, merhâmetlerini de yitirmişlerdir ve bu oyalama ve uyutma plânını uygularlarken, insana yakışmayacak eylemlerde bile bulanabilmektedirler. İslâm’i diriliş onların yıkılışı olacağından, bu dirilişi ne kadar ileriye ve uzağa atabilirlerse o oranda sûni ve hayvâni hayatlarını keyifle yaşayabileceklerdir. Muhammed Esed:

“Bizim, hayâtımızı soylu İslâm düşüncesinin temellerine göre yeniden şekillendirme çabalarımız, müslüman olmayan coğrafyada bir-takım şüphe ve korkular doğurur ve bu onların, dolaylı veya dolaysız, bu ideâlimizin önüne mümkün olan her çeşit engelleri koymalarına sebep olur. Haçlı Seferleri’nden îtibâren İslâm, son derece eksik, kötü bir şekilde batı’lılara sunuluyor. Öyle ki, İslâm’la ilgili her-şeye şüphe ile bakmak -hattâ bâzen ondan tiksinmek- batı düşünce ve kültürünün geleneksel bir parçası hâlini aldı. Batı’lılar, İslâm öğretilerinde inançlarının çoğunun kabûl edilmediğini görmekle kalmıyorlar, onlar aynı-zamanda İslâm’ı siyâsi bir tehlike olarak da görüyorlar. Asırlar boyunca Avrupa ve İslâm-dünyâsını karşı-karşıya getiren savaşlarla ilgili hâtıraların etkisi altında kalan batı’lılar, İslâm’i olmayan her-şeyi, düşmanlarını töhmet altına alan bir üslûpla İslâm’a nispet ederler. Bu bakımdan batı’lılar, İslâm dünyâsında uykuya dalmış gücü uyandıracak İslâm rûhunun dirilişinden korkuyorlar. Çünkü bu dirilişin müslüman’ı, batı’ya karşı yeniden düşmanca tavırlara iteceğinden korkuyorlar. Batı’lılar, bu muhtemel tehlikeyi savmak için de müslümanların siyâsi güçlerinin dirilişlerini önlemek ve İslâm’ın, müslümanların toplumsal ve kültürel hayatlarında önceden sâhip olduğu yeri almasını önleyebilmek için bütün imkânlarını kullanıyorlar. Batı’lıların bu hamlede kullandıkları araçlar, yalnız siyâsi alana münhasır değildir. Bu hamle genişleyerek kültürel alanı da içine almıştır. Böylelikle İslâm-dünyâsındaki batı okulları, müslümanların batı’lı eğitim-sistemine göre öğretim yapan millî okulları yoluyla, toplumsal bir teori olarak İslâm hakkında şüphe tohumları ekiliyor. Bu, kız-erkek, yetişen müslüman genç nesillerin kafalarına sistematik bir şekilde yerleştiriliyor” der.

Teoman Duralı:

“Bu-günkü düzenin amacı insanı kontrôl altında tutmak. Şimdiye kadar kontrôl; eğitim, propaganda ve reklâmla sağlandı. Buna lüzum kalmasın isteniyor. Meselâ rejim kurup, Rusya’ya komünizm getiriyor. Sonra öngörülmedik bir kazâ oluyor ve Stalin çıkıyor. İran’da Şah’ı devirmek için İslâm’i duyarlılığı kaşıyor; ama Humeyni’yi öngöremiyor. Hitler’i de göremediler. Nasyonel Sosyalizm’in çıkışını ayarlayamadılar. Başlarına püsküllü belâ kesildi. Bu örnekler tekrâr etmesin isteniyor. Bu yüzden de kendi kontrôlünde bir beşer istiyor” der.

Evet, “ışık”, “nûr”, ziyâ” doğudan yükselir. Batı’dan ise sûni parıltılar çıkar ancak. Zîrâ, -cılız istisnâları ayrı tutarsak- gerçek bir aydınlığın bilincinden uzaktırlar. Peygamberler doğudan çıkar ve bu nedenle merhâmet de doğu’dan gelir. Devlet-medeniyet (ulus-uygarlık değil) doğu’da temellenir ve tüm Dünyâ’ya yayılır.

Hegel, Dünyâ’da üç çeşit uygarlık tanımı yapıyor: Aydınlanmamış uygarlıklar, yarı-aydınlanmış uygarlıklar, aydınlanmış uygarlıklar. Yarı-aydınlanmış uygarlıklar kategorisine İslâm’ı ve antik Mısır’ı katıyor. Uzak-doğuyu aydınlanmamış uygarlık olarak tanımlıyor. Zâten aydınlanmış uygarlık da batıdır. Fakat uygarlık ile medeniyetin arasını ayırmak gerekir. Medeniyet Medîne ile ilgili olan yâni din ile ilgili olandır. Uygarlık gibi seküler değildir. Din bilincine, Allah’a olan borçluluk bilincine sâhip olan hayat-şeklidir medeniyet. Bunu din-merkezli idrâk edenler kavrayabilirler ancak. Bu nedenle batının kendini en üstün görüp de diğerlerini ikinci-üçüncü sınıf görmesi, değer ölçüsüyle alâkalıdır ki günümüzde de net bir şekilde görüldüğü üzere, batı’nın Dünyâ’ya kattığı bir iyilik yoktur. Hâlbuki İslâm medeniyeti, 1.000 yıl boyunca Dünyâ’ya ışık saçmış ve merhâmet-vicdan-adâlet-hak-hakîkat getirmiş ve hayırlara vesile olmuştur.

Uygarlık kelimesinin batı dilindeki karşılığı olan “civilized” kelimesi zâten sivil olanla, layt olanla ilgilidir. Medeniyetin çok daraltışmış şeklidir yâni. Allah-merkezli, din-merkezli olan hayat-şeklinin indirgenerek, civilized=sivilize olmuş yâni insan-merkezli olmuş, akıl-merkezli olmuş hâlidir ki buradan bir hayrın çıkması çok zordur. Yâni batı’ya göre uygar olmak için Allah’tan koparak sivil=civil olmak gerekir bu, medeniyetten kopmak anlamına gelir. Medeniyetten kopmak ise Allah’tan ve tüm âlemden kopmak demektir ki bunun bedeli günümüzde de emârelerini bolca gördüğümüz şekilde çok ağır olur.

Yusuf Kaplan:

“Emperyalistlerin tek derdi, yegâne hedefleri de tam da şudur: Bölgenin siyâsî, kültürel, ekonomik ve stratejik açıdan bütünleşmesinin ve müşterek İslâm’i geleceğe doğru yürümesinin kesinkes önlenmesi” der.

Allah imtihan ve sünnetullah gereği “o günleri” insanlar arasında sürekli deverân ettirir durur fakat Allah, karanlıklardan râzı değildir. Aydınlığın, nûrun, ziyânın, vahyin, hikmetin Dünyâ’yı yeniden aydınlatması ve insanların mutlu-huzurlu olmasını ister. Bu nedenle de peygamberler ve kitaplar gönderir ve başta melekleri olmak üzere her-şeyi insanların böyle bir Dünyâ kurmaları için seferber eder:

“Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir” (Yûnus 82).

“Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi” (Âl-i İmran 147).

“Hani Allah, iki topluluktan birinin muhakkak sizin olacağını vâdetmişti; siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkın ve inkâr edenlerin arkasını kesmek (kökünü kurutmak) istiyordu. O, suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu) Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: ‘Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim’ diye cevap vermişti” (Enfâl 7-9).

“Ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nûrunu tamamlamaktan başkasını istemiyor” (Tevbe 32).

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Atasoy Müftüoğlu: “Batı’nın en büyük korkusu, müslümanların, ümmeti gerçek kılabilecek bir bilince uyanmaları korkusudur” der.

Evet; batı’nın derin korkusu, “ölmekten korkmayan insanlar”ın hâlen vâr olmasıdır vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Mayıs 2016

















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme