11 Ocak 2016 Pazartesi

Oy Kullanma Şirki



“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-am 116).

Şirk nedir? Allah’tan başka birilerinin, herkesin malı olan ülkenin kaynakları vesilesiyle istediği gibi güç kullanma; bu güç vesîlesiyle kânun/kural/hüküm/yasa koyma;  iktidardakilerin bu yasalarla devşirdikleri “tanrısal güç”le toplumu aslında “keyfî”ne göre yönetme isteğidir. Bu yasalar en nihâyetinde bir-kaç kişinin ön-yargılarına, fikirlerine, düşüncelerine, isteklerine, ideolojisine ve en önemlisi de çıkarlarına göre düzenledikleri yasalardır. Yaptıkları şey sâdece bâzı küçük kurallar üzerine olsa pek sorun yok. Meselâ trafik, güvenlik, sağlık, ekonomi, adâlet vs. gibi düzenlemeler. Kânunları Kur’ân-merkezli ana-yasaya aykırı olmayacak şekilde yapmaları gerekir ki, insanlar “keyfî” yasalarla/kurallarla yönetilmekten ve bu sebeple de zulme uğramaktan kurtulsun. Aksi takdirde, başa kim/kimler geliyorsa o kurucu-kadronun, hattâ kurucu-kadronun başındaki kişinin keyfine göre kânunlar/yasalar çıkmaması imkânsızdır. Öyle ki bu keyfî yasalar o kişinin o günkü genel durumuyla bile ilgili olabiliyor. O kişi o günkü ruh-hâline göre öneriler sunuyor ve “baskın lîder” olduğu için bunlar büyük oranda kabûl ediliyor. Adamın o gün huysuzluğu üzerindeyse ve çıkacak/değişecek yasa da bu huysuzluğa göre düzenlendiyse, vatandaş bu huysuzluğa kurbân oluyor ve bedelini bâzen de çok ağır ödüyor. Bekleyelim ki keyfi tekrar yerine gelsin ve birazcık olsun merhâmeti kaldıysa o merhâmet içinde tekrar depreşsin de yasayı halk lehine değiştirsinler. Bunu beklemek gerçekten enâyiliktir. Çünkü böyle-böyle ömür geçip gidiyor ve insanlar sıkıntılı bir hayattan sonra huzûru ancak kara-toprakta buluyor. Zâten tüm umudunu yitirdiği için kara-toprağa kavuşmadan önce bunu arzulamaya başlıyor.  

Peki bu zulüm nasıl ortadan kalkar? İşte bunun tek bir yolu var: Başlıkta yazdığımız âyetin gereği yerine getirildiği zaman.. Bir çokluk yönetimi olan demokrasiye îtiraz edildiğinde.. Bu îtiraz aktif şekilde bir “İslâm’i devrim” ile olmuyorsa, oy vermeyerek yapılabilir. Aksi hâlde sürekli farklı keyiflere göre hareket etmekten ve bu nedenle de zulme uğramaktan kurtulamayacağız.

Özellikle 2. dünyâ-savaşından sonra Dünyâ, İngiliz yönetiminden ABD yönetimine geçince ve kapitâlizm kendini tüm gücüyle empoze edince ve Türkiye’de de Özal ile başlayan Amerikan güdümlü siyâset kabûl edilince müslümanlarda bir değişme oldu. Bu değişim RP döneminde farklı bir kulvara girdiyse de bu sisteme bir-yandan hem adapte oldu hem de farklı yönelişlerin cezâsı 28 Şubat süreciyle çok ağır bir şekilde verildi. İşte müslümanları teslim olmaya zorlayan asıl etken budur. 28 Şubat süreci müslümanları öyle bir korkuttu ki, artık bu yukarıda bahsettiğimiz zâlim ideolojilere/sistemlere rükû ve hattâ secde ettiler/ediyorlar. İşte bu alçalışın gerçek nedeni âhiret bilincinin ve imânının zayıflaması, azalması, dikkate alınmaması ve neredeyse yitirilmesinden dolayıdır. Yâni müslümanlar artık dünyevileştiler ve bunu sorun etmemeye başladılar. Allah’tan, Peygamberden, Kur’ân’dan, hak-hakîkat; adâlet-eşitlikten çok-çok daha fazla, Dünyâ’yı, modernizmi, konformizmi, liberâlizmi, kapitâlizmi, demokrasiyi sevmeye hattâ âşık olmaya başladılar. Öyle ki laf bile ettirmiyorlar bu tağûti sistemlere. Kur’ân-merkezli okuma/çalışma yaptıklarını zannedenler bile aslında kapitâlist-liberâl-demokratik ideolojilerin ve bunların ülkedeki uzantıları olan “partilerin düşünceleri ve çıkarları merkezli” bir anlayışa kapıldılar. Çünkü kendi çıkar ve konfor anlayışları ile bu partilerin çıkar ve  konfor anlayışları aynıdır. Günümüz Türkiye’sinde bu tarz siyâset yapan iktidardaki parti AKP’dir.

Aslında bu partiler de gelip-geçicidirler. Zamânında Özal’ı şakşaklayan ve ondan büyüğünü görmeyenler bir-süre sonra aynı yalakalığı Erbakan’a, en nihâyetinde de aynı şakşaklığı ve yavşaklığı Erdoğan’a yaptılar/yapıyorlar. Erdoğan da Allah’ın kaderine uğrayarak zamânın yok etmesine yakalanacaktır. Asıl sorun bu parti lîderlerinin de izinden gittiği laik/seküler/kapitâlist/neo-liberâlist/konformist/modernist zulüm düzeninin devâm ediyor olmasıdır. Bataklık burasıdır. Diğerleri bu bataklıktan beslenen değersiz “sinekler”dir ve bunlar aslında yoksulun yoksulluğunun sürmesine; zenginin ise servetlerini sürekli arttırmasına sebep oluyorlar. Zâten demokrasinin çıkış nedeni de budur. Demokrasi ve onun eylem şekli olan “oy verme” vesîlesiyle aslında istedikleri lîderi başa getirerek ve düzenlerini sürdürerek garibanın, eleştirenin, isyankârın sesini kesmek istiyorlar. Diyorlar ki: “Halkın irâdesiyle geldik buraya. Bizi eleştirmeye hakkınız yok”. Fakat ey müslümanlar! şunu iyi bilin ki yaptığınız şey, yoruma bile gerek duyulmayan Kur’ân âyetlerine aykırıdır. Oy kullanarak bir şirkin peşine düşmüş durumdasınız. Özellikle de “sözde Kur’ân-merkezli bir hayat ve anlayış peşinden koşanlar”; şu âyetler sizi hem bu Dünyâ’da hem de âhirette mahkûm edecektir:

“Yer-yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En-am 116).

Şuâra 103, 121, 139, 158, 190. âyetlerinde de “çoğunluk”un olumsuzluğundan bahsedilir. Demokrasi bir “çoğunluk yönetimi”dir. 100 kişilik bir ortamda 49 kişi istemese bile 51 kişinin istemesi o şeyin kabûl edilmesine yol açar. Çoğunluk ne derse o olur, isterse o şey yanlış/çirkin/ayıp/günah ve hattâ şerefsizce olsun. Artık bir-fazla çoğunluğu yakalamış olanlar insanların kaderlerini belirlemeye kalkarak hâşâ ilahlaşırlar. İnsanların ne yiyip-içeceğine, ne giyeceğine, nerede oturacağına kısaca tüm hayâtına onlar karar verir. Verdikleri kararlar keyfî kararlardır. Fıtrata uygun olmayan zulümâne kararlardır çoğu. Bir-şey iyi iken bir-anda kötüleştirebilirler. Halkın lehine olan bir-şeyi bir-anda değiştirerek halkın a-leyhine çevirebilirler ve kimse hesap da soramaz. Hesap sorsa da yanıt alamaz. Artık beklesin ki bir 4-5 sene geçsin de bunlara oy vermesin. Hâlbuki kullandığı oyu da kendi serbest irâdesiyle vermemiştir ve vermeyecektir. Alttan-alta çeşitli kanallarla ona dayatılır kime oy vereceği.

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut'un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsa 60).

“O, hükmüne kimseyi ortak etmez” (Kehf 26).

Oy vermek, Allah’ın hükmüne başkalarını ortak etmek demektir. Hem de bu ortaklar, Allah’ın hükmünden hiç-birini kânun olarak yürürlüğe koymak istemeyenler, hattâ bu şekilde hüküm koymayı yasaklayanlar ve yasaklanmasını onaylayanlardır. Sâdece kendi keyfi yargılarıyla belirledikleri kânun ve kurallara îtibar edenlerdir.

“Hüküm ancak Allah’ındır. O da, kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler” (Yusuf 40).

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet-yönet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et. Eğer (Allah’ın hükümlerinden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların bir-çoğu da zâten fâsıktırlar (yoldan çıkmışlardır). Yoksa onlar câhiliyye (İslâm-dışı) yönetim mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre hükmü bakımından Allah’tan daha iyi kim vardır?” (Mâide 49-50).

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Mâide 44). 

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir” (Mâide 45).

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar fâsıkların ta kendileridir" (Mâide: 47).

“Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür” (Lokman: 13).

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa o ondan kabûl edilmeyecektir ve o âhirette ziyâna uğrayanlardan olacaktır” (Al-i İmran 85).

İslâm târihinde oy verme diye bir şey yoktur.

Onların iş ve yönetimleri aralarında şûra iledir. (Şûra 38). Demokrasi ile şûra zinhar aynı şey değildir. Demokraside sonsuz görüşler vardır ve hiç-bir zaman bir uzlaşma sağlanamaz. Çoğunluğun görüşü hâkim olur. Şûrada ise halkın tamâmının kabûlüyle olan bir uzlaşma yürürlüktedir. Demokrasiyi halk içindeki câhiller ve …ler severken, şûrayı halk içindeki câhiller ve …ler sevmez.

Şûrâ; demokrasi gibi donuk, hareketsiz bir sistem değildir. Demokrasilerde 4-5 yılda bir aktiflik var ve bu aktiflik de özgür irâde ile olan bir aktiflik değil, dayatılan adaylardan birini seçmeye zorlanmaktır. Şûrâda ise dinamik, hareketli bir yapı vardır. Her-an, tartışılabilecek uygulamalara ve düzenlemelere açıktır. Meselâ kısas durumunda karârı vermek halka âittir. Onu affedecek mi yoksa ölümüne mi hükmedecek?, bunu ölenin yakını belirler, devlet keyfine göre belirleyemez. Demokrasi çok mekanik, şûrâ ise canlı rûh içeren bir yapıdır.

Demokrasi % 49’a karşı % 51’i için bölücüdür ve daha başta tevhide aykırıdır. Tevhide aykırı olduğu için İslâm’a aykırıdır, İslâm’ın özüne aykırıdır. Fırkalara ayrılmanın başladığı yer tüm insanlık târihinde budur. Kur’ân, Enbiyâ 159, Rum 32, Mü’minûn 53-54’te “sakın fırkalaşmayın, yoksa perişân olursunuz” der. Demokrasi, fırkalaşmanın modern adıdır. Karşıdaki %49 size ânında düşman olur. Kur’ân buna müşriklik der: “Gönülden katıksız bağlılar” olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar hâline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür” (Rum 31-32).

“O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış (istişâre et). Karârını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever” (Âl-i İmran 159).

Bu âyet-i kerime Resûlullah (s.a.s.) Efendimizin Uhud savaşının başlangıcında ashabını toplayarak bu konuyu onlarla görüşmesi ve sonrasında yaşananlar sonucu indirilmiştir. Peygamber Efendimiz kendi fikrini açıklayıp onların fikirlerini almıştı. Allah’ın Resûlü Medine’de kalıp gelmekte olan düşmana karşı bir müdâfâ savaşı vermeyi düşünüyordu. Ama istişâre ettiği ashabı arasında daha önce Bedir’de bulunamayıp düşmanla karşılaşmaya can atan, bir meydan muhârebesi için yanıp tutuşan gençler vardı. Bunlar ısrarla Uhud’a gitmeyi, düşmanı şehrin dışında karşılamayı ve kahramanca bir savaşta Resûlullah’ın yüzünü aydın etmeyi istiyorlardı. Onların bu arzularında ısrarlarını gören Allah’ın Resûlü kendi fikrinden vazgeçip onların bu arzusunu kabûl etti. Sonra bu gençler Resûlullah’ı üzdüklerini, onun arzusuna muhâlefet ettiklerini düşünerek pişmân oldular ve gelip şöyle dediler: “Ey Allah’ın Resûlü, sizin arzunuzun aksine bir şey isteyerek gâliba bizler hatâ ettik. Bu tavrımızdan ötürü bizi affet ve nasıl istersen öylece yap. Biz sizinle berâberiz” dediler. Fakat Allah Resûlü artık karârını vermişti.

İşte daha önce ashabıyla istişâre edip de bu istişâresinin sonunda kendi fikrinden vazgeçip, onların isteklerine tâbi olmasını yüce Yaradan emrediyordu. Hattâ bu istişâre sonucu alınan karar olumsuz sonuçlanırsa dâhi artık ashâbıyla istişâreden vazgeçme gibi kâlbinden bir duygunun geçmemesi, istişâre ettiğine pişmanlık duymaması için Rabbimiz burada açıkça müşâvere emrini veriyordu. Şu zamanda bir-takım gençler, parlamentonun aldığı basit bir karârı bile kendi istedikleri yönde değiştirebilirler mi? Böyle bir şey söz-konusu olabilir mi?. Tabî ki de hayır!. O hâlde demokrasi bir dayatma sistemidir. Ona bu gücü veren ise, oy kullanan insanlardır.

Kur’ân, ayrıca Allah ile melekleri arasında geçen müşâvereyi insanlığa örnek olarak sunmaktadır. Allah, üstün emredici olarak şûrâ etmeye muhtâç olmadığı hâlde Hz. Âdem’i yaratmayı düşündüğü zaman yeni bir varlık yaratacağını ve onu yer-yüzünde halife kılacağını meleklere meşvereti andırır bir tarzda açarak, şûrâyı bizzat uygulamaktadır. Allah ile melekleri arasında geçen şûrâ Kur’ân’da şu şekilde zikredilmiştir: “...Düşün o zaman ki, Rabbin meleklere, yer-yüzünde (emirlerimi yerine getirip, varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak) bir halife yaratacağım buyurduğunda, melekler şöyle demişlerdi: Yeryüzünde fesat çıkarıp, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Hâlbuki biz seni hamd ile tesbih eder, seni her türlü noksandan yüce tutarız. Allah ise, Ben sizin bilmediğinizi bilirim buyurmuş ve Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra meleklere göstermiş, eğer (halifeliğe daha lâyık olduğunuz iddiasında) doğru iseniz bunların isimlerini bana söyleyin buyurmuştur. Melekler, seni her türlü noksandan tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur, Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın” (Bakara 30-32). Kur’ân’da geçen bu istişâre örneğinin amacının, şûrânın önemini insanlığa göstermek olduğu düşünülmüştür. Başka bir âyet-i kerimede “Yine onlar, Rablerinin davetine icâbet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar” (Şûrâ 38) buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz şûrâ ve istişârenin önemine işâret etmiştir:

“İstişarede bulunarak işlerinize karşı yardım alınız”.

“Bir topluluk istişârede bulundu mu mutlaka işlerinde en doğru olana yönelirler”.

“İstişâre edilen kişi kendine îtimat olunan kişidir”.

İslâm hukûku ile laik-seküler hukuk birleştirilip bir sentez de yapılamaz. Bu hakka bâtıl karıştırmak demektir. Artı ile eksi toplandığında sonuç eksi olur. İlaç ile zehir karıştırılırsa o şey zehir olur. Bir kazan bala bir damla da olsa zehir karıştırıldığında o bal zehirleneceğinden dolayı yenmez. Bâtıl, ancak bâtıl hâlinden tamâmen çıktığında hak olur. Domuz yenmez ama tuz gölüne düşüp tuza dönen domuz yenebilir fıkha göre. Meşrû olmayanla meşrû olana gidilemez. Yarısı çürük bir elmanın çürük kısmı kesilip atılmazsa diğer yarısını da çok kısa zamanda çürütecektir. Diğer yarısı ne kadar sağlam olursa-olsun, çürük olan diğer yarımı sağlamlaştıramayacaktır.

Derler ki, şu-an iktidarda olan AKP için: “Adamlar yine müslüman, namaz kılan insanlar, İslâm’ı bilen kişiler vs. vs.. Eeee; böyleler de sanki İslâm’ın kurallarını mı uyguluyorlar? Oysa bizzat partinin başındaki kişi şöyle diyor: “Dini esaslara dayalı devlet-anlayışını kabûl etmiyoruz”. Yâni dînî, ahlâki esaslara dayalı devlet-anlayışını kabûl etmiyoruz. Hak-hakîkat, adâlet-eşitlik ilkelerine dayalı devlet-anlayışını kabûl etmiyoruz. Dînin olmadığı bir adâlet anlayışı mı olur? Kimin için adâlet yapacaksınız? Zâten “demokratik devlet-anlayışı”na dayalı bir yönetim şeklinde adâlet olmaz. Yâni herkese eşit adâlet olmaz ve olmuyor da zâten.

Ahmet Kalkan şöyle der:

“Küfür idâresini namaz kılan yönetse ne olur, namaz kılmayan insan yönetse ne olur?, biz hükümete mi devlete mi tâlip olmalıyız?, halk hiç-bir zaman idârede değildir, memleket her-zaman Atatürk’ün ilkelerine göre idâre edilir. Bu nedenle her-zaman CHP iktidardadır. Bütün partiler o ilkelere bağlı olmak zorundadır”.

Yine diyorlar ki Hz. Yûsuf da şirk düzeni içinde görev almıştı: “(Yûsuf) dedi ki: Beni (bu) yerin (ülkenin/toğrağın) hazîneleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim” (Yûsuf 55).

Bir-kere o, seçimle değil, atama ile iş-başına gelmişti ve işin başındayken uyguladığı kânunlar, kralın kânunları değil, İslâm’ın kânunlarıydı:

“Böylece (Yûsuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yûsuf için böyle bir plân düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dîninde (yürürlükteki kânuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi-sâhibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır” (Yûsuf 76).

“De ki: Bu, benim yolumdur. Bir basîret üzere Allah'a dâvet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim”. (Yûsûf 108).

Meclis, kişilerin -müslüman da olsa- dîni ezerek girdikleri bir yerdir. Ayrıca, İslâm’da yemin sâdece Allah adına yapılabilir. Allah adına yapılmayan yeminler geçersizdir. Bunu dinle bir işi olmayanlar umursamayabilirler fakat müslümanların da umursamaması onların dinde ciddî olmadığını gösterir. Evet; vekillerin mecliste ettikleri yemin İslâm açısından bâtıldır ve müslüman açısından da en azından inandırıcı değildir:

Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukûkun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refâhı, milli dayanışma ve adâlet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde nâmusum ve şerefim üzerine ant içerim”.

Üzerine yemin edilen değerler insan-üstü bir konuma yapılmadığı için gerçek inancı yansıtmaz ve yeterince ciddî olamaz. Yemin, metinde geçen şeyler üzerine edildiğinde her-hangi bir “çekince” oluşturmadığı ve âhireti düşündürtmediği için onun meselâ bir yolsuzluk yapmasına engel olmayacaktır. Ancak yüce bir değer için edilen yemin insanı kötü bir işten alıkoyabilir.

Bir kere; parlamentoya giren vekillerin üzerine ettikleri yemin, yine insanlar tarafından çıkarılan bir anayasayadır. Bu anayasa değişmeye mahkûm bir anayasadır ve bu nedenle vekiller yemin ederken aslında ciddî değildirler. Neden bir insanın ya da insan topluluğunun yaptığı yasaya mutlak bir bağlılık göstersinler ki? Çıkarlarına yemin ediyorlar aslında. Hâlbuki yemin sâdece Allah’a edilir ve Allah’tan başkası üzerine edilen yeminler bâtıldr ve şirktir. Yâni şirke daha ilk-andan îtibâren başlıyorlar.

Biz İslâm’ın yönetim-şekli “imamlık”tır diyoruz. Ama “bu yönetim-şekli olmuyorsa en iyisi demokrasidir” demek cehâlettir. Demokrasinin meselâ krallıktan daha iyi yönetim olduğunun delili nedir?. Platon krallığı savunurken, öğrencisi Aristo demokrasiyi savunurdu. İkisi de büyük filozoflardı. (Fakat bir şeyi ıskalıyorlardı: İmamlık). Bir kıyaslama yaparsak: Krallıkta tek-bir “kral” varken, demokrasilerde yüzlerce “kral” vardır. Sömürü/hırsızlık varsa, tek bir kişinin hırsızlığı/sömürmesi mi, yoksa yüzlerce kişinin hırsızlığı/sömürmesi mi daha iyidir? Târihe bakıldığında, insanların hayatlarının krallık yönetimlerinde, demokratik yönetim seviyelerindeki kadar perişân olduğu görülmez. Zâten krallıkta tüm ülke kralın olduğu için kralın yolsuzluk yapması saçma olur. Kimin malını kimden çalacak ki? Hattâ tüm ülke onun olduğu için, birilerinin yolsuzluk yapmasını önler. Bu bağlamda krallık demokrasiden daha temiz bir yönetimdir. İslâm’ın yönetim şekli olan “şûrâ imamlığı” ise, fıtrata en uygun olanıdır. 

Peygamberimiz: "Benden sonra bir-takım emîrler (idâreciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim 'havz'ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla berâberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır" der. (Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360).

Peygamberimiz, kendisine yapılan: “Gel bir-iki sene sen idâre et, bir-iki sene de biz idâre edelim (demokrasi) talebine en ufak bir tâviz vermeyerek reddetmişti. “Bir elime Güneş’i, diğer elime Ay’ı verseler vazgeçmem, tâviz vermem” demişti.

Sürekli değişebilen, değişime açık kuralların olması, bir kuralın olmaması anlamına gelir. Değişmeyen kurallar ise bir tek “din”de vardır ki bu da Allah indinde tek din olan İslâm dîninin kurallarıdır. Çatısını vahyin belirlediği bu kurallar ise demokrasi ile taban-tabana ters kurallardır. Allah ile insanların koyduğu kurallar arasında, Allah ile insan kadar fark vardır.

Siyâsi partiler kânununun 86. maddesinde açıkça şöyle denir: “Siyâsi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar”.

Anayasanın 24. maddesinde ise: “Kimse, Devletin sosyâl, ekonomik, siyâsi veya hukûki temel düzenini kısmen de olsa, din-kurallarına dayandırma veya siyâsi veya kişisel çıkar, yâhut nüfûz sağlama amacıyla her ne sûretle olursa-olsun, dînî veya din-duygularını, yâhut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”.

İlk-önce keyiflerine göre hüküm çıkarıyorlar, sonra da keyiflerine göre çıkarttıkları bu hükümleri, yine keyiflerine göre yorumluyorlar.

İşte! oy vermek/kullanmakla, Kur’ân’ı, İslâm’ı işe karıştırmayan bir düzene destek (salât) olmuş oluyorsunuz. Hâlbuki salât buna engel olur: “Dediler ki: Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın (salât) mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak-huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın” (Hûd 87).

“Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem-oğlu Mesih'i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilaha ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir” (Tevbe 31).

Bu âyeti duyan Adiy ibni Hatem îtiraz etmişti; “ben de bir hristiyanım fakat biz ahbar ve ruhbanlarımızı Rab edinmiyor ve onlara ibâdet etmiyoruz” demişti. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldıklarında onların dediklerini kabûl etmiyor musunuz?

Adiy ibni Hatem “evet, kabûl ediyoruz, çünkü onlar dînî konularda yetkili kişilerdir” dedi. Bunun üzerine Resulûllah: “işte bu onları Rab edinme değil de nedir?” buyurdu. Rab; dinde hüküm-koyucu demektir. Hüküm yalnız yüce Allah’ındır, Yüce Rabbimiz dinde, ulûhiyette, rubûbiyette, hükümde, ibâdette ve hükümranlıkta hiç-bir kimsenin ortaklığını kabûl etmez.

Oy kullanmak, Allah’tan başkalarının hükümleriyle hükmedenlere (tağut) destek olmak demektir.

Oy kullanmak; “Hâkimiyet (egemenlik) kayıtsız-şartsız milletindir” şirkine destek sağlamaktır. Oysa hâkimiyet; kayıtsız-şartsız milletin değil, kayıtsız-şartsız, şeksiz-şüphesiz Allah’ındır. Hâkimiyet/egemenlik yaratıcıya âittir. 

“Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sâhipleri de çok-ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar” (Zümer 29)

“Allah’tan başka bir takım hâmiler (veliler) edinenlere gelince, Allah onları dâima gözetleyip kontrol etmektedir, sen onlar üzerinde yönetici değilsin” (Şûrâ 6)

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Arzu ve heveslerini, benim getirdiğim ölçülere uydurmadıkça, sizden hiç biriniz mü’min olduğunu iddia edemez”.

Hükümleri Allah yapmalıdır, çünkü: “O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşâhede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O'dur. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca vâr edendir, şekil ve sûret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hâkimdir” (Haşr 22-24).

Oy verdiğimiz zaman iktidârın yaptığı/yapacağı her işe onay vermiş oluyoruz. Yanlış bir iş yaptığında ona “dur” diyemiyoruz ki. Demokraside böyle bir olanak yok. 4-5 yılda bir, sâdece tek bir hakkımız var. Hâlbuki şûra sisteminde müslümanlar hükûmetin yaptığı işleri demokrasideki gibi 4-5 yılda bir denetlemiyor. Sürekli bir denetleme vardır şûrâda. Canlı bir denetleme sistemidir şûrâ. Şûrâ, hüküm koymada değil, işleri yapmada geçerlidir. Eylem durumunda uygulanır.

İslâm, o günkü Dünyâ devletlerine bakarak her-hangi bir kânun/kural almamıştır. Böyle bir şey olmuş olsaydı, o şeyin alındığı devlet “iyi devlet” olacağından, tamâmen o devlet kopya edilirdi. 

Peygamberimiz müşriklerin hiç-bir dâvetini/önerisi kabûl etmeyerek Allah’tan başka bakış-açılarını desteklememiştir. Onlara katılarak desteklememiştir ve düzenlerini onaylamamıştır. Kur’ân’a baka-baka, Kur’ân’ı okuya-okuya oy verilemez çünkü.

“Oy vermek gibi fiillerin, oy verenlerin niyetine göre yâni eğer kişi "bunlar bu bozuk düzeni düzeltebilirler" gibisinden düşünerek oyunu kullanıyorsa, o zaman bu şirk değildir diyebilir miyiz?” diye bir soruya şöyle cevap verilmiştir:

“Dikkat edilmesi gereken ve zaman-zaman bir-çok kişilerin istismârına yol açan bir konu vardır. Bu da amel-niyet ilişkisidir. Bir-çok insanlar -ameller niyetlere göredir- hadisinin arkasına sığınarak amel-niyet münâsebetini çok çarpık bir şekilde yorumlamışlardır. Özellikle bunlar bulundukları mevki ve makamlardan tağutun kendilerine bahşettiği imkânlardan vazgeçmeyenlerdir. Bunlar durumlarını meşrûlaştırmak ve İslâm’i bir kılıfa sokmak isterler. Bunun için bir-takım dînî ıstılahları özellikle dînin temel kaynağı durumunda olan Kur’ân ve Sünnet’ten deliller getirerek kendi basit zevklerini ve dünyevî çıkarlarını ilâhi bir temele dayandırmaya çalışırlar. Zâten bu târih boyunca da hep böyle olmuştur. Krallar ve hükümdarlar bile makamlarını meşrûlaştırmak için zaman-zaman durumlarını ilâhi bir kaynağa dayandırma ihtiyâcını hissetmişlerdir. Eski Mısır’lılarda Firavun Tanrının oğludur. Hükümdarlık yetkisini Tanrıdan almıştır. Çin’lilerde de durum böyledir. Kral semâvi hükümdarın oğludur”.

Şeriatın haram ve küfür gördüğü bütün ameller niyete göre midir ki bu durum niyete göre olacak?.

Bütün İslâm alimlerine göre; iyi niyet, dince yasaklanmış olan bir işin yapılmasına cevaz değildir. Ve o işin kötülük ve günah vasfını da ortadan kaldırmaz. Ancak dînin hoş gördüğü ve İslâm’ın temel prensipleriyle çatışmayan şeriata uygun ameller niyete göredir ve ancak böyle işler için yapılan niyetler sevap getirir.

Şeriatın haram veya küfür gördüğü ameller aslâ niyete göre değildir. Bir müslüman, şirk, küfür ve haram olan bir ameli işlerken onu iyi niyetle işliyor olsa bile bu küfürdür, iyi niyeti onu müşrik olmaktan kurtarmaz. Müşrikler bile putlara ibâdet ederken iyi niyetli olduklarını, niyetlerinin Allah’a yaklaşmak olduğunu dile getiriyor ve şöyle diyorlardı: 

“Biz onlara ancak bizi daha çok Allah’a yaklaştırsın diye ibâdet ediyoruz” (Zümer: 3).

“Onlara, yer-yüzünde bozgun çıkartmayın” dendiğinde, “tam tersine, bizler ıslah edicileriz; barış ve esenlik getirenleriz” demişlerdir. Dikkat edin, gerçekte onlar, bozgun getirenlerin ta kendileridir de bunun bilincinde olmuyorlar” (Bakara 11-12).

Dîni, hayâtının birinci kısmına koyanların oy kullanması düşünülemez.

Partinizi mi daha çok seviyorsunuz yoksa Allah’ı, peygamberi, Kur’ân’ı, İslâm’ı mı?

Kur’ân okuyup da oy vermekten rahatsızlık duymamak da nedir? Yeminle söylüyorum: Vallâhi, billâhi, tallâhi; Kur’ân ve demokrasi-oy vermek ve hele ki bu ideolojinin ürünleri olan partilerin tutumunun uyuşması-uzlaşması ve yan-yana gelmesi söz-konusu bile olamaz. Bunu kabûl etmeyenlerin Kur’ânî-İslâm’i bir dayanakları yoktur. Dayanakları hevâ ve hevesleri, çıkarları, gereksiz ve aşırı bağlılıklarından başka bir şey değildir.

“Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyâmete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki siz ne hüküm verirseniz o, mutlaka sizin kalacak diye” (Kalem 37-39).

“Yoksa onların bir-takım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (karar) verilirdi. Gerçekten zâlimler için acı bir azap vardır” (Şûra 21). Bu uyarıdan sonra söylenmesi gereken şey şudur:

“Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidâyette olduklarını sanırlar” (Zuhrûf 37).

 “Şu hâlde, sen bundan dolayı dâvet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikâmet tuttur. Onların hevâ (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adâletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda deliller getirerek tartışma (ya, huccete gerek) yoktur. Allah bizi bir-araya getirip-toplayacaktır. Dönüş O'nadır” (Şûra 15).

Şu emir önce ilk muhatap Hz. Muhammed’e verilmişti, şimdi de bize söylüyor: “Sonra seni bu emirden bir şeriat üzerine kıldık; öyleyse sen ona uy ve bilmeyenlerin hevâ (istek ve tutku)larına uyma” (Câsiye 18).

Oy vermek şirk olduğu için oy verenler de müşriktirler. (Tabi oy kullananların çoğu bunun farkında değil)Şu-hâlde sen, kendilerine vâdedilen (azap) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp-oynasınlar, oyalansınlar” (Meâric 42).

Hikmet Ertürk:

“Oy vermekle sistem İslâmi olana dönüşecek olmuş olsa, oy vermek emin olun ki yasa-dışı îlân edilirdi. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Şirk; Allah’a da inanmakla birlikte, Allah’a zâtında, sıfatlarında, hükmünde, ulûhiyet (ilahlık), ibâdet veya mülkünde ortak koşmaktır.

“Ortak akılla çıktık yola, demokrasi yolunda vermeyeceğiz mola, egemenlik ne yargının ne de darbelerindir, egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir" sloganları atmak bir müslüman için utanç verici bir durumdur.

Yalnız Allah'ın hükmüne çağrıldığınız zaman kabûl etmiyorsunuz. Fakat (bununla birlikte, şirk unsuru olan) başka hükümler söz-konusu olunca kabûl ediyorsunuz. Oysa hüküm yalnız her-şeye gücü yeten Allah’a âittir” (Mü’min 12).

Kur’ân-ı Kerim’de Tağut teriminin kullanıldığını görüyoruz. Yine Kur’ân-ı Kerimde, tağut'u inkâr edip ona baş kaldırmayanların mümin sayılamayacaklarını çıkarsıyoruz’’ (Mevdûdi)

Yukarıda yapılan tanımlamaların ışığında fark edilecektir ki; kısmen ya da tamâmen Kur’ânî ilkelere sırt çevirip, bunların yerine Kur’an’a aykırı yasalar ikâme eden yöneticilerin, ister-istemez tağut kategorisi içinde mütâlâa edilmeleri gerektir. Bu sınıfa giren yöneticilerin kendilerini İslâm’a bağlı görmeleri ya da böyle göstermeleri, hattâ çoğunluğunu müslümanların oluşturduğu toplumların maddî çıkar ve yükselmelerine mâtuf amaçlar serdederek öne çıkmaları durumu değiştirmez. Böylelerinin, müslümanların yükselmelerinden anladıkları şey, onların omuzlarına basarak kendi yükselişlerini hazırlamaktan ibârettir ve bunun için de sıkça kullandıkları yol, ya toplumları İslâm öncesi (câhili) kültürün karanlık bulutları içine sokan yoldur, ya da kokuşmuş batı kültürünün dipsiz bataklıklarına götüren yol. (Ebu Asad). Ya da, “din” sözcüğünün yol, düzen, yasa gibi çağrışımları göz-önünde bulundurularak, Zümer 11. âyetin daha açık bir ifâdesiyle: “De ki, ben yasa ve düzen koyup yol göstermek işini yalnızca Allah’a özgü bilerek, O’na kulluk etmekle emr olundum” diye de çevirisi yapılabilir.

“Andolsun ki biz her kavme; “Allah'a ibâdet edin ve tağuta kulluk (ibâdet) etmekten kaçının” diye (tebliğ yapması için) bir peygamber gönderdik” (Nâhl 36).

İnsanlar, Firavun ve avenesi için oruç tutup namaz kılmadıklarına göre buradaki ibâdetten kasıt “Firavuna itaat etmeyin, O’na boyun eğmeyin” anlamını ihtivâ etmektedir. Tek olan Allah’a ibâdet edin, O’na kul olun, her işinizde O’na tâbi olun, itaat edin…” denmektedir. Yâni tağuta kulluk (ibâdet) etmemek, onların sözlerini geçersiz kılmak oluyor der.

Ramazan Yılmaz, demokrasi ve “oy kullanma” hakkında şunları söyler:

“Eskiden toplum üzerinde güç-sâhibi olan kişi ve kurumlar, demokratik sisteme geçildikten sonra, güçlerini aynı parti veya ekonomik birlik altında birleştirip, çıkarlarını ortak bir biçimde sürdürme yoluna gittiler. Böylece bu güç-sâhipleri, toplum üzerinde hem egemenliklerini sürdürdüler hem de maddî zenginliklerini daha çok artırarak her istediklerini yaptılar ve yaptırdılar.

Her seçim döneminde önemli olan sandık-başına gitmektir. Demokratik seçimlerde şu yada bu mezhebe (partiye) oy vermek o kadar önemli değildir. Demokratik dîne bağlı olmak kaydı ve koşuluyla bu dînin herhangi bir mezhebine (partisine) oy verilebilir yada hiç-bir mezhebe (partiye) bağlı olmaksızın boş oy atılabilir. Burada önemli olan sandık-başına gitmektir. Çünkü sandık-başına gitmemek, demokratik dîni tanımayıp onu inkâr etmektir ki bu, rejim açısından en büyük ve en tehlikeli bir suçtur. Bu suçu işleyenler tespit edildikleri takdirde derhâl cezâlandırılırlar.

1983 seçimlerinin asker kökenli ve asker (Evren) destekli MDP Genel başkanı Turgut Sunalp: “Sandık-başına gitmemek, demokrasiye hakârettir” diyerek, seçimlerde sandık-başına gitmenin ne anlama geldiğini kendi dindaşlarına ve kamuoyuna, üstü örtülü bir tehdit şeklinde duyuruyordu.

Demokratik seçimlerde aslolan rejime olan teslîmiyeti göstermek için sandık-başına gitmek ve verilen kağıtları atarak biat ve îman tazelemektir. Herhangi bir partiye oy verilip-verilmemesi rejim açısından o kadar önemli değildir. Zâten bir mezhebin yada demokratik adıyla bir partinin, seçimlerde oyların çokluğunu alması da pek fazla bir şey değiştirmiyor. Çünkü demokratik diktatörlüklerde bir mezhebin iktidâr olması, oy çokluğuyla değil, sistemi ayakta tutan operatör güçlerin belirlemesiyle mümkündür. Demokratik dikta rejimlerini ayakta tutan güçler, iktidâra getirmek istedikleri bir partinin seçimlerde ne kadar oy aldığına hiç bakmazlar. Onlar için aslolan kriter, iktidâr edilen partinin rejimi daha güzel işleteceğine inanmalarıdır. Yoksa iktidâr edilen partinin az yada çok oy alması o kadar önemli değildir.

Oy vermek, oy verilen sistemi benimsemek, o sistemin hayâtiyetini sürdürmesini sağlamaktır. Bu nedenle de oy vermek ibâdettir. Demokratik dîne bağlı olan kimseler, îman ettikleri sistemin varlığı için onu desteklerler. Bu yüzden özellikle parti yâni mezhep-başkanları insanları, sürekli olarak demokratik sisteme oy vermeye çağırırlar ve “hangi partiye verirseniz verin, ancak mutlakâ oy vermeye gelin” derler. Çünkü onlar için önemli olan demokratik dinlerinin yaşamasıdır”.

Müslümanların yapması gereken şey oy vermek değildir, Nâziât 17-19’un dediğini yapmaktır. “Firavun'a git; çünkü o, azdı. Ona de ki: Temizlenmek ister misin?'. Seni Rabbine yönelteyim, böylece (O'ndan) korkmuş olursun” (Nâziât 17-149). Zîrâ “ben sizin en yüce rabbinizim diye bağıran-bağırana..

Oy alanlar, oyalayanlardır. En çok oy alanlar, en çok oyalayanlardır.

Yurt-dışı seçmenleri ile birlikte 55 milyon seçmen var. Son cumhurbaşkanlığı seçiminde 13 milyon kişi oy kullanmadı. Oy kullanmamak gâyet doğal bir şey yâni. O kadar paniğe kapılmaya gerek yok.

 

Dünyâ’nın beti-bereketi kalmadı. Çünkü Allah’ın kânunlarına/yasalarına göre hareket edilmiyor: “Eğer onlar (insanlar ve cinler), yol üzerinde dosdoğru bir istikamet tuttursalardı, mutlaka Biz onlara bol miktarda su (rahmet) içirir (tükenmez bir rızık ve nîmet verir)dik. Ki, kendilerini bununla denemek için. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Allah), onu gittikçe şiddeti artan bir azâba (sıkıntıya) sürükler. Şüphesiz mescidler, (yalnızca) Allah'a âittir. Öyleyse, Allah ile berâber başka hiç-bir şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin (duâ etmeyin, boyun eğmeyin, tapmayın)” (Cin 16-18)

“Oy vermek kötü bir alışkanlıktır. Peygamberimiz “Allah’ım alıştırma” diye duâ ederdi sık-sık.

Oy kullanmak, dîne yapılan bir ihânettir.

Demokratik partilerin tümü hizbuş-şeytandır, karşısında ise ancak hizbullah olabilir.

Peki yönetenler ile onları seçenler aynı mıdır?. Yâni aynı mesûliyette midirler?. Şu formülü söylemenin tam sırası: “Mevcut sistem-ideoloji (demokrasi) altında oy kullananlar ve yönetenler ya câhildir ya da şerefsiz”. Yaptığı şeyi cehâleten yapıyorsa belki mahsurlu sayılabilir. Fakat yaptığı şeyi, dîne rağmen bile-isteye yapıyorsa şerefsizdir. Tabi bile-isteye yapanların sayısı çok düşüktür.

Basit bir iş yapan iki ortak bile bir iş üzerinde anlaşamazken, devletin yönetiminde yüzlerce ortağın (parlamento) anlaşabileceğini düşünmek safdillik olur. Bunların anlaşamamazlığının cezâsını halk çekecektir.

Îtikâdi olan şeyler için bile oylama yapıyorlar. Baş-örtüsü, içki, kumar, zîna vs. bunların olup-olmaması ya da devâm edip-etmeyeceğini belirlemek için. Allah’ın yasakladığı bir-şeyin uygulanması için oylama yapılıyor ve yasağı ortadan kaldırıyorlar. Allah’ın zâten emretmiş olduğu bir şeyin uygulanması için mecliste oylama yapılıyor ve bunu “uygun” görüp yasallaştırıyorlar. Allah’ın o şeyi uygun görüp emretmiş olmasını yeterli görmüyorlar. Böylelikle Allah’ın kesin emirlerini tartışılır durumuna sokuyorlar.

“Onlar hâlâ câhiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü Allah'tan daha güzel olan kimdir?” (Mâide 50).

“Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu hâlde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma!” (En-âm 114).

“Siz yalnızca zannın peşinden gidiyorsunuz ve sürü psikolojisiyle hareket ediyorsunuz” (En-âm148).

Peki neyden yana olmalıyız?. Âit olduğumuz toplum da bir fırka olmayacak mı? Allah buna “fırka” değil “hizip” diyor ve bu hizbi şu şekilde överek târif ediyor:

“Kim Allah'ı, Resûlü'nü ve îman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır (hizbullah)” (Mâide 56).

Demokrasi, yer-yüzündeki “Rabliği Allah’a vermeme sistemidir.

“De ki; “Ben sizin keyfî arzularınıza uymam; uyarsam sapıtmış, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum(En-âm 56).

Demokrasinin eylemi olan oy kullanmak küfürdür ve küfür, çok da uzak olmayan bir zaman sonra mutlakâ zulme dönüşür.

Unutmayın ki ABD, Batı ve İsrâil’in ve “zenginler”in gösterdikler adaylara oy veriyorsunuz. O adaylara oy vermek zorundasınız. Bu, sizin irâdeniz değildir.

Allah gelip-geçici şeylerle oyalanmayı ve oyalananları sevmez. Bu nedenle Hz. İbrâhim: “Ben gelip-geçenleri (kaybolup batanları) sevmem” (En-âm 76) der.

Bir şey %99 hak %1 şirk olsa, o şey yine şirk olur: “Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): “Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrâna uğrayanlardan olacaksın” (Zümer 65).

Hüküm yalnız Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur. Ama insanların çoğu bilmiyorlar” (Yûsuf 40).

Allah size kitabı detaylandırılmış bir hâlde indirmişken, Allah’ın dışında bir hakem mi arayayım?(En-âm 114).

Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? (Ankebût 51).

Kitap’ta hiç-bir şeyi eksik bırakmadık” (En-âm 38).

Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa okuyup, ders almakta olduğunuz bir kitabınız mı var? İçinde keyfinize uyanın sizin olduğu” (Kalem 36-38).

Sen de aralarında, Allah’ın indirdiğiyle hükmet” (Mâide 49).

“Bak iyice kavramaları için âyetleri nasıl türlü şekillerde açıklıyoruz” (En-âm 65).

Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kur’ân’ı (yâni Kur’ân’ın hükmünü) devre-dışı tuttular” (Furkân 30).

Allah’ın kurallarını-kânunlarını yok sayanlar ve görmezden gelenler iflah olmazlar.

Demokrasi bir ideolojidir. Şûrâ ise bir ibâdet.

“Eleysallâhu bi ahkemil hâkimîn”. Allah hükmedenlerin hâkimi değil midir? (Tin 8).

Son pişmanlığın âyeti şudur: “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola) götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azâbın iki katını ver. Ve onları büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır)” (Ahzab 67-68).

Oy kullanmak, taht kavgalarına müdâhil olmanın modern şeklidir.

“Bu bir öğüttür; dileyen, Rabbine varan bir yol tutar” (Müzzemmil 19).

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ocak 2016


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme