16 Ocak 2016 Cumartesi

Modern Mimâri ve Hayat-Tarzı



Yüksek bir tepeye çıkıp şöyle kenti (şehri değil) seyrettiğinizde ne görüyorsunuz?. Nasıl bir manzara var?. İç-açıcı bir manzara görebiliyor musunuz?. Seküler-modern-konformist-kapitâlist-liberâl ideolojileri kana-kana içmiş birisi için belki de olağan-üstü bir manzaradır görülen şey. Peki müslümanlar ya da İslâm için de böyle midir?. Yâni fıtrata uygun mudur görülen resim?.

Görülen manzara aşağı-yukarı şu şekildedir: Çeşitli yükseklikteki, bir katında 2,3,4,5,6, dâire olan, 4-5-6-7-8-10-15-20-30-40..katlı binâlar ve 50 ile 200 metre-kare büyüklüğündeki dâirlerden (ev değil, dâire) meydana gelmiş, apartman aralarında, asfalt yollar ve küçük çapta parklar olan, aşırı gürültülü, kalabalık, puslu, soğuk ama ışıltılı, modernizme alıştırılmış kişiler tarafından orada yaşamanın bir ayrıcalık olduğu zannedilen bir mekân. Uzaktan bakınca pek belli olmayan; huzursuzluklar, asık suratlar, bozuk psikolojiler, bunalımlar, hastalıklar, harcanan hayatlar, açlık, sefâlet, suç, ayıp, günah ve türlü çirkeflikler, o mekâna daha yakından bakınca ve içine girince çok net bir şekilde görülebiliyor.  

Bu kentler kimin için iyidir?. Bence can-alıcı soru budur. Çok az olumlu yanları olmasına karşın bir-çok olumsuz durumları olan bu kentlerden memnun olanların çok büyük çoğunluğu, İslâm/fıtrat-merkezli yaşamayan ve bu düşünce içinde olmayan, veya bu konuda bilgisi olmadığından dolayı, ama kentin o bir-kaç özelliğinden dolayı orada bulunmak zorunda kalanlardır.

Abdurrahman Arslan:

“Şehirden söz edeceksek, bence müslümanın kurduğu şehirde evler iki katlı olamaz. Çünkü bir şehirde ev iki katlı olduğunda mahremiyet zarar görür. Sen hapsoluyorsun, artık perdeye ihtiyâcın vardır. Geleneksel yapılar böyle değildir, Zeytinburnu bile 30-40 sene öncesine kadar böyle değildir. Şehir sosyolojisi dersinde hoca söylüyordu: Akdeniz'deki evler de böyledir, kadın ve çocuk tabiattan faydalanırlar. Seneler önce Kütahya’ya gittiğimde de Van’ın eski evlerine ne kadar çok benzediğini gördüm. Dedim ki, inanç veya dünyâ-görüşü ortak olunca aşağı-yukarı aynı mîmâri oluşuyor” der.

Bilindiği gibi 2. Dünyâ Savaşından sonra küresel kapitâlist-liberâl politikalar ve ekonomik sistemler nedeniyle halk, köy-kasaba-ilçelerden, kent-merkezlerine taşınmak zorunda kalmıştır. Bu durum tüm Dünyâ’da böyledir. 1980’den sonra bu durum Türkiye’de ayyukla çıkmıştır. Küresel ekonomi politikaları ile işsiz ve aç kalan halkın büyük çoğunluğu mecbûren, bir kısmı ise kentin “ışıltısı” nedeniyle yada hırsıyla kentlere göçmüşlerdir. Bu durum kentin yapısını olumsuz anlamda çok değiştirmiş, gece-kondu, kaçak ve düzensiz yapılar, yüksek katlı apartmanlar vs. şehri, modern kent görüntüsüne dönüştürmüştür. Bu kent yapısı, Dünyâ-kentleri olan Amerika Avrupa kentlerinde, bu kentler düzenli olsa da insana huzur ve rahat veren yerler değildir. Bir kere fıtrata aykırıdır bu kent şekilleri. Hâlbuki bundan 30-40 yıl kadar önce bahçeli ve bir-kaç katlı evlerden oluşan sokak ve mahallerdeki, başta komşuluk ilişkileri, sessizlik, huzur, güven çok daha iyi idi.

Hadi gecekonduları ve kaçak ve çarpık yapılar çeşitli projelerle (kentsel dönüşüm gibi) bir nebze olsa da değiştiriliyor. Gerçi yeni yapılar, güzel bir şehir yapısı için değil de rant ve kapitâl-merkezli bir zihniyetle yapıldığından, yeni ve sağlam binâlar olmasına rağmen, sokaklar, uzunluğuna göre belki de 200-250 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde “surlar”la çevrilmiş oldu-oluyor. Evler yüksek katlı oldu sâdece. Peki böyle yüksek katlı binâlar dikmenin psikolojisi nedir?

Şöyle bir soru soralım: Siz hiç bayan müteahhit gördünüz mü? Hayır!. Peki neden? Çünkü kadınların yapacağı yapılar modern kentlere uygun olmaz. Çünkü kadınlar “yatay” düşünürler. Erkeklerse “dikey”. Bunun temelinde cinsellik yatar. Kadınlar “yatay cinsellik”e sâhip oldukları için yüksek katlı binâlar kurmayı düşünmezler ve istemezler. Yatay ve daha köşesiz yapılar hayâl ederler ve projelerini ona göre yaparlar. Daha ince ve zarif olmasıdır onlar için yapıların görüntüsü. Çünkü onların fıtratı ve fizîki yapıları bu şekildedir. Cinsel yapıları bu şekildedir. Zâten onları çekici kılan yön de budur. Erkekler ise; daha, küçük yaşlarından îtibâren hem çok fazla ince ve zarif düşünmediklerinden, hem de daha net-fikirleri olduklarından dolayı, binâların sınırlarını daha net ve keskin görülecek şekilde kare ve dikdörtgen olarak yaparlar. Daha küçük yaşlardan îtibâren, yarıştırdıkları cinsel organlarından dolayı sürekli daha uzun ve dikey yapılar kurmak isterler. Çünkü onların da fıtratları-yapıları-düşünceleri buna uygundur. Tabi bu durum, mânevi yönü çok zayıflamış ve maddeye kilitlenmiş toplumlarda bu şekildedir. Modern zamanlarda müteahhitler hep erkektir. Çünkü binalar çok katlı ve dikeydir modern kentlerde. Küçüklüğünde cinsel organını yarıştıran erkekler, büyüyüp iş-sâhibi olduklarında ve müteahhitliği seçtiklerinde, bu sefer de yaptıkları işleri yarıştırırlar. Biri 8 katlı binâ yapınca, öbürü 10 katlı binâ yapmaya çalışır. Bunu gören öteki 15, diğeri 20, 25, 30, 50, 100 vs. uzayıp gider. Alttan-alta şöyle demiş olurlar: “Benimki seninkinden daha büyük”. Küçükken cinsel organlarını boyunu yarıştıranlar, yetişkinliklerinde de yaptıkları binâların boyunu yarıştırırlar. Kentler boy-yarışı yapılan yerlerdir. Maddî gücün yarıştırıldığı yerler. Bu nedenle modern kent mîmârisi, pornografik bir mîmâridir. Lütfi Bergen:

“Erkeğin sapması gökdelen dikmesidir. Erkeğin asıl uryanlığı gökdelenlerin semâya uzanan pornografisindedir. Gücün teşhiridir. Kentler bir erkek pornografisi ve kölelik arenasıdır. Debdebe-güç bir teşhir biçimidir. Erkek gücü teşhir eder, gücü-mülkiyeti-oğulları-serveti pornografikleştirir” der.

Hele bir de; elektronik cihazlarla desteklenmiş duvarlarla çevrilen ve güvenlik görevlileri ile korunan yüksek katlı 3-5 binâdan müteşekkil siteler yok mu? Bu tarz bir mîmârileşme (buna mîmâri=îmar denemez) halkın büyük çoğunluğuna yapılan tam bir hakarettir. Böyle bir ayrışma olmaz. Yine birilerinin sığınacak bir dört duvarı bile yokken, diğer birilerinin onlarca dâiresi olması ve bu dâireleri birilerine kirâya vererek bir çeşit mahkûmiyet (kirâ mahkûmiyeti) oluşturmaları tam bir isyân sebebidir. Lüfti Bergen bu konuda da şunları söyler:

“Günümüzdeki güvenlikli siteler gibi yapılaşmalar Osmanlı-İslâm şehir tasavvurunda kabûl edilemez sayılmaktaydı ve belli mahallelerde oturanların diğer mahalleleri kendilerinden tecrit edecek, “taşra kılacak” şekilde ayırmalarına mahkeme izin vermemekteydi. Mahkemenin bu tür uygulamayı “zulm” olarak değerlendirmesi de işin mekan-taşınmaz hakkı dışında görüldüğüne dâir bir işâret olarak kabûl edilmelidir. İslâm şehri sınıf esâsına dayanmaz. İslâm şehrinde mekânın üzerindeki mülkiyet hakkı mahalle sâkinine kirâ edinme imtiyâzı tanımamış, en azından uzun süre buna imkân vermemişti”.

John M. Hobson:

“İslâmiyet, yüksek ve çok-katlı evleri yasaklamıştı, çünkü Allah’a doğru ulaşmak ‘kibirlilik’ olarak kabûl ediliyordu. Genel olarak İslâmiyette gökyüzüne doğru yayılmak (fetih) ahlâkî olarak suçlamalarla karşılaşılan bir davranıştır. Bu nedenle, dindarlığı gösteren en önemli işâret, birinin kendini Allah karşısında küçültmesidir; secde edip, Allah’ın büyüklüğü karşısında alnını yere koymaktır. Benzer şekilde, Arabian Nights’te, egemen olana saygı göstermenin yolunun ‘insanın elleri arasındaki toprağı öpmesi’ olduğu söylenir. Kısacası cihat kavramı, müslümanların gökyüzüne değil ufka doğru yada hem dinsel hem ticâri olarak geniş bir alana doğru fetih yapmalarının gerektiğini öğütler” der.

Allah insanlardan yeryüzünü “îmar” etmelerini ister fakat istenen bu îmar-şekli, mevcut modern mîmârinin yaptığı değildir.

“O, iş-başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Kemal Sayar:

“Çağdaş insan, tabiatı, kendisinden yararlandığı ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da olduğu bir eş gibi değil, bir fâhişe gibi görmektedir: Kendisine karşı hiç-bir yükümlülük ve sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fâhişe. İnsan ve tabiat arasında bozulan denge aslında insanla Tanrı arasında bozulan âhengin bir yansımasıdır” der.

Modern kentler mahremiyeti de bitiriyor, bu sebeple âileyi yok ediyor. Ahlâksızlığı ayyuka çıkarıyor. Her türlü çirkeflikler, kötü alışkanlıklar modern kentin ortaya çıkarmış olduğu çirkinliklerdir. Çünkü modern kentte kimse kimseyi denetleyemiyor-dinlemiyor ve hattâ eleştiremiyor. Eleştirinin olmadığı yerlerde bir düzelmenin olması beklenemez. Tam-aksine eleştirisizlik, bozulmayı da yanında taşır. Kimse, kimsenin yanlışlığını söyleyemiyor, ortaya koyamıyor. Senelerce yan-yana oturanlar bir-birlerine selâm bile vermiyorlar ve hattâ bir-birlerini tanımıyorlar bile.

Osmanlı-Anadolu evleri ise şöyleydi: Büyük bir avludan girilen büyük âilelerin yaşadığı mekânlardı buralar. 3-5 âilenin ki, bu kişiler kardeşler, anne-babalar-büyük atalardan kurulmuş büyük âilelerdi. Ortak kullanılan mutfak, banyo ve tuvaletlerden başka, her âilenin ayrı odalarının olduğu, çocuklar büyüdüğünde ayrı odalarının  bulunduğu, alt katı banyo-tuvalet-mutfak-depo vs. olarak kullanılan ve büyük avlusu olan evlerdi. Erkekler sabah erkenden işlerine giderken, büyük atalar torunlarla yada kendilerine has işlerle uğraşırlar, câmiye giderlerdi ve zamanlarını bu şekilde geçirirlerdi. Kadınlar ise, bu evlerin arka taraflarındaki meyve ağaçlarının olduğu ve sebzelerin yetiştirildiği bahçelerle ilgilenirlerdi. Yine evlerin bâzılarında tavuk-inek-koyunun bulunduğu ahırlar vardı. Kadınlar bunların günlük bakımlarıyla ilgilenir; yüksekçe duvarlarla çevrilmiş olan ve bir çeşit tesettür-mahremiyet görevi gören bu büyük avlularda kışlık ürünlerini (salça, turşu, bulgur, pekmez, kurutmalık, tarhana vs.) hazırlarlar, ağaçlarına-bahçelerine-hayvanlarına bakarlar, yemeklerini büyük tencerelerde hazırlarlar, komşularıyla çay-kahve içerler, sohbet ederler ve günlerini dolu-dolu yaşarlardı. Bu nedenle kadınlar çarşı-pazar hâricinde sık-sık çıkıp bir yerlere gezmeye gitme isteği duymazlardı. Basit çarşı-pazar işlerini, zâten çarşı-pazarda çalışan eşler karşılardı. Bu avlular, onların hayatlarını büyük ölçüde doldururdu ve tüm komşular da bir-birlerini iyi tanır ve her konuda yardımlaşır, dertleşir, paylaşırdı.

Modern kentlerde ise, çekirdek âile yapısına sâhip olan 70-80 metre-karelik evlerde hiç kimse hiç-bir kadını tutamaz. Kadın bu evlerde duramaz. Bunalıma girer. Zâten pek kimseyi tanımıyordur ve yapacak pek bir işi de yoktur. Bir-an önce kendini dışarı atmak ister. Hattâ zamanla bu da yetmez ve çalışmak isteği duymaya ve nihâyet çalışmaya başlar. Gelinen bu nokta aslında küresel projelerin bir sonucudur. Küresel güçler, her denileni hiç îtirâz etmeden hem de daha az fiyata yapacak kadınları iş-hayâtına sokmak istiyorlardı. Ayrıca çirkin ve şerefsiz düşünceleri de vardı bu projelerinde. İşte bu şekilde; baba işe, anne işe, çocuk da kreşe gidince, modern kentlerde bir yaşanmışlık da olmuyor. Modern kentlerde kreş ekiliyor, huzur-evi(!) biçiliyor. Dâireler ise tâbiri câizse buz gibi soğuk yerlerdir. Bu mekânlar ev değildir zâten, dâiredir. Dâire: “Dönüp-dönüp gelinen yer” anlamındadır. Dâirede dönüp-dönüp aynı noktaya geliniyor ya.. oradan mülhemle dâire denmiş. Bu dâireler boş olduğunda Şeytan özellikle erkeklerin kulaklarına şunu fısıldar: “Eve bir karı atabilsem”. Evet, “atmaktan” bahseder. Çünkü işi bitince bırakıp atabileceği kişidir o. Evlenip de bir yuva kurmaktan bahsedemez modern kentli. Bunu düşünmez-düşünemez. Modern kentlerdeki mîmâriler ve dâireler böyle düşünmesine engel olur. Çünkü “eve karı yada adam atabiliyor”dur. Hâlbuki avlulu büyük evlere sâdece nikahlanarak evlendiği eşlerini gelin olarak getirebilirler. Bu nedenle evlilikler daha kolay ve köklü olur böyle mîmâriye sâhip olan yapılarda. Çünkü bu yapılar modern kentler gibi şehvet-merkezli yerler değil, sevgi-merhâmet merkezli yapılardır. Düzgün âilelerin kurulduğu bu mîmâri şekillerinde, sağlam toplumlar da kurulur. Çünkü toplumun en küçük yapı-taşı âiledir ve âileler sağlamsa toplumlar da sağlamdır ve böylece devlet ve ümmet de sağlam olur. Sağlam bir medeniyet böyle âilelerin olduğu toplumlarla kurulabilir ancak. Bu tarz mîmâri sâyesinde. Modern kentlerdeki mîmârilerde ise her türlü insanlık-dışı şey zamanla normâl görülmeye başlar.

Modern kentler, idâreciliğini şeytanın yaptığı yerlerdir. Turgut Cansever:

“Hacda şeytan taşlayan zihniyet, şehirde şeytanla kucak-kucağa oturuyor” der.  

Modern kentlerde mezarlıklar taa dağların arkalarına, kent-merkezlerine uzak bir yerlere yapılır. Böylece ölüm hiç kimsenin akıllarına gelmez “huzûru kaçmaz (!). Oysa bu düşünce büyük bir aldanıştır. Zîrâ ölüm-bilinci kişiyi ölüm korkusundan kurtarır. Ölümden kaçmak ise kişinin ölümden daha fazla korkmasına neden olur. İslâm şehirlerinde mezarlıklar her evden gözükebilmelidir. Böylece insanlar Dünyâ’nın geçici, ölümün ise “hak” olduğunu görüp durduklarından dolayı ölüm-bilincine sâhip olurlar ve ölümün hayâtın doğal bir uzantısı olduğunu düşünerek ölüm korkusuyla heder etmezler kendilerini.   

Evet; işte bu nedenle yaşça büyük olan babalarımız-dedelerimiz bu kentlerde rahat edemezler, huzur bulamazlar. Özellikle yazları köylerine kasabalarına kaçarlar bu yerlerden. Çünkü oralarda doğmuşlardır ve oranın huzurlu yıllarının özlemini duyarlar. Modern kentlere en çok belli yaşın üstündekiler ayak uydurmakta zorlanırlar zîrâ.

Lewis Mumford: “Önce tabaklarımız ayrıldı; sonra odalarımız ve sonra.. her şey” der.

Kentler “yaşanılan yerler” değildir, “bulunulan yerler”dir.

Kentte müthiş bir kuşatılmışlık vardır. Laik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik-emperyâl bir kuşatma. Bu kuşatma, kısmen yada kişisel çabaya göre büyük oranda kentten köye kaçışla kaldırılabilir. Zîrâ liberâl-kapitâlist kuşatıcı sistemler, kent-merkezli sistemlerdir. Kentlere yığılan insanlar üzerinden işleyen bir sistemdir modernizm.

Şehre arkanızı dönün, dağları, çimenleri, ağaçları, yağmuru, yağan karı ve kurdu-kuşu görün. Sonra da bir-anda dönüp modern kente bakın. İki yön arasında ne kadar da alâkasız bir görüntü olduğunu göreceksiniz. Çok aykırı ve zıt bir çelişki gözünüze-gözünüze batacaktır.

Modernite ve modern mîmâri, Güneş’e “batacak” yer bırakmadı.

Vel hasıl kelâm: Modern kentler “şehir” değildir; modern kentler “memleket” değildir; dâireler de “ev” ve “yuva” değildir.

En doğrusu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ocak 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme