18 Ekim 2015 Pazar

Eylemin Kaynağı Olarak Sünnet


“And olsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek (sünnet) vardır” (Ahzab 21).

“Ey îman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve O’nun elçisine îman edin ki, size kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nûr kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Hadîd 28).  

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar (insanlar) kendi nefislerine zulmettiklerinde şâyet sana gelip Allah’tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabûl eden, esirgeyen olarak bulurlardı. Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 64-65).

İslâm’ın ana-kaynağı olan Kur’ân, Peygamberimizi Abdullah bin Muhammed iken, âlemlere rahmet Hz. Muhammed yapan kitaptır. Peygamberimiz; kendisini, âilesini, toplumunu ve Dünyâ’yı Kur’ân’ın bilgisi ve bilinci (nûr) ile değiştirip insanlık târihinin en yüce devletinin-medeniyetinin kurulmasını başlattı. Kur’ân’ın nûru böylece tüm Dünyâ’yı “aydın”lattı. Peygamberimiz, Kur’ân’dan aldığı bilgi-bilinç (nûr) ile bu hareketi başlattı. Çünkü Kur’ân bilincin (nûr) kaynağıdır. Bu kaynak tüm zamanlarda aynı coşkuyla akmaktadır. Aradaki fark, o kaynağa gidip-gitmemekle ilgilidir.

Bilincin kaynağı Kur’ân’dır. Fakat, özellikle günümüzde Kur’ân sürekli okunup araştırılmasına, kılı kırk yararcasına incelenip tefsirleri yapılmasına rağmen, özellikle müslümanların mazlûmiyeti olmak üzere, Dünyâ’da mazlûmiyetler bir türlü son bulmuyor. Zulümler ayyuka çıkmış durumda. Gün geçtikçe çok daha fazla okunan bir kitap olmasına rağmen bir türlü bilgiden bilince geçilemiyor ve yaralara merhem olamıyor. Çok mekanik okumalar yapılıyor. Her-hangi bir düşünce, bilinç ve faaliyet gerçekleşmiyor. Çünkü yapılanlar bir “etkinlik”ten öteye geçemiyor. Bu durumun nedeni sürekli araştırılıyor ve bundan kurtulmak için sürekli yeni-yeni fikirler ortaya atılıyor, plânlar yapılıyor fakat değişen bir şey yok. Bu yazımızda biz de bunun nedenini ve bu durumdan kurtulmanın yolunu farklı bir şekilde konuşmak istiyoruz..

Evet; bilincin kaynağı olan “Kur’ân bu kadar çok okunmasına rağmen neden çözüm ve barış alanında bir değişiklik yapamıyoruz” sorusuna; “çünkü bilgiden bilince geçilemiyor”, “çünkü eyleme geçilemiyor” cevâbını veriyoruz. Dört duvar arasında yapılan dersler, konuşmalar, kapıdan çıkınca az ileride etkisini kaybediyor ve diğer derse kadar sanki hiç konuşulmamış, Kur’ân okunmamış gibi yeni derse geliniyor ve hayat bu şekilde sürüp gidiyor. Bu durum küresel tağutların çok hoşuna gidiyor, çünkü bu tarz çalışmalar ekmeklerine yağ sürüyor.

Peki niçin bilgide tıkanıp kalınıyor ve bilince ve eyleme niçin geçilemiyor?. İşte can-alıcı soru budur!. Çünkü bilgi tek-başına yetmediği gibi, eyleme dönmeyince bir bilinç de oluşamıyor. Bilinç ortaya çıkmayınca da bir eylem ortaya konamıyor ve her-hangi bir değişim de gerçekleşmiyor. Çünkü müslümanların unuttuğu, hesâba katmadığı, mehcûr bıraktığı ve modern zamanlarda gündeme getirmekten korktuğu bir konu var: Sünnet.

Eğer Kur’ân bilgi ve bilincin kaynağı olarak tek-başına yetseydi, Allah Kur’ân’ı her-hangi bir yere iki kapak arasındaki bir kitap olarak indirirdi ve insanların onu bulmasını sağlardı. Ama emin olun ki o zaman İslâm dîni, -şimdi bâzı câhillerin ve şerefsizlerin zannettiği ve istediği gibi- ahlâki bir felsefe olurdu ve bağlıları da sürekli sırıtarak dolaşan ve “sözde tebliğ” yapan yavşaklara (yavşak=geveze, yılışık kimse) dönerlerdi. Fakat Allah bu Kur’ân’ı insanların arasından seçtiği ahlâk âbidesi bir insana aşama-aşama indirerek, onun sâdece kâlplerde tutulacak bir kitap-din olmasını değil, hayâta hâkim bir kitap-din olmasını istedi. Bu nedenle onu yer-yüzünün-kâinatın tek bilinçli varlığı olan insanların içinden bir insana indirdi ve hayâtın tam ortasında yaşanmasını istedi. İşte bunu gerçekleştirecek olan Peygamberin bu uğurda yaptıkları her iş, eylem, hareket ve amel sünnettir.

Evet; bilgi ve bilincin kaynağı Kur’ân; eylemin ve amelin kaynağı ise sünnettir. Sünnet olmadığında eylem-hareket-iş-amel olmuyor. Hareketin olmadığı bir yerde ise “zaman” da dâhil hiç-bir şey olmaz. Sâdece zihinsel mülâhazalar, felsefî çıkarımlar ile soyut bir süreç işler ve bir-türlü somuta (eyleme) dönülmez. İşte Allah bu bilgi-bilincin soyuttan somuta dönmesini istediği için, ahlâk âbidesi bir insanı seçmiş, ona vahyederek Peygamber kılmış ve onu tüm Dünyâ’ya göndererek onun şahsında eylemin kaynağı olan sünneti ortaya koymuştur. Bu sünnetin ortaya konmasında elbette Kur’ân’ın bilgisi-bilinci ona yardım ediyor ve tüm zamanlarda insanlara yardım edecektir. Evet; sünnet ile birlikte Kur’ân ete-kemiğe bürünüyor ve “canlı” hâle geliyor. Böylece “hareket” başlıyor. 

Sünnet: “yol, âdet, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’ın sözü, emri, hâl ve ifâdesi” olarak geçiyor lûgatlarda. Sünnet Peygamberin tavrı, tarzı, anlayışı, icrâ şekli, algıyı hayâta dönüştürme yöntemidir. İşte bu yöntem evrenseldir. Çünkü Kur’ân’ı en iyi idrâk eden kişi olarak Allah’ın kendisinden istediği şeyi en iyi şekilde yerine getirmiştir ve Allah’ın Kur’ân aracılığı ile istediği şey gerçekleşmiştir. Bu, Peygamberin Kur’ân’ı anlayıp hayâta geçirme yöntemi-tavrı-tarzı ile olmuştur. İşte bu nedenle Peygamberimizin genel anlamdaki bu tarzı-yöntemi-icrâ şekli ve tavrı sâdece târihsel değil, aynı-zamanda evrenseldir de. Tüm zamanlarda gösterilecek benzer tavırlar-tarzlar-yöntemler-icrâ şekilleri aynı başarıyı yakalayarak Allah’ın sözünü-dînini Dünyâ’ya hâkim kılacaktır. Eğer şu âyet tecelli edecekse, bir peygamber ve sünnet şarttır:

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sâhibi kıldıysa, onları da yer-yüzünde güç ve iktidar sâhibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Peygamberin sahih sünnetini kabûl etmemek, onun peygamberliğini; hayattaki önderliğini, savaştaki komutanlığını kabûl etmemek gibidir.

Elçinin çağırmasını, kendi aranızda kiminizin kimini çağırması gibi saymayın. Allah, sizden bir diğerinizi siper ederek kaçanları gerçekten bilir. Onun (Peygamber’in) emrine aykırı davrananlar, başlarına bir fitne, belâ gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azap isâbet etmesinden sakınsınlar” (Nûr 63).

Peygambere îman etmek ne demektir?. Neyine îman edeceğiz?. Ona îman etmek, ondan emin olmak ve bu nedenle de ona teslim olmak, ona uymak, onu örnek almak ve önder kabûl etmek demektir. Sünnete uymak demektir.

Anlaşılıyor ki; tüm zamanlarda bir insanın sorumluluğu (takvâ), Kur’ân ile ilk önce bilgilenmek, sonra o bilgide ısrâr ederek ve eylem ile birlikte yol alarak bir bilince ulaşmak Kur’ân olmadan olmaz. Bu noktada durmak isteyenler, istiyorlarsa orada durabilirler. Fakat şu iyi bilinsin ki Allah’ın murâdı burada kalmak değildir. Asıl iş bundan sonra başlar çünkü. Artık o bilinç ile tebliğ, eylem, hareket ve amel edilecek, Allah’ın dilemesi (uygun bulması) netîcesinde çeşitli durumlardan ve bir zamandan sonra da bu hareket devlete, oradan da medeniyete ulaşıp yer-yüzünde zulümler bitecek, adâlet-eşitlik, hak-hakîkat-hukuk yâni Tevhid bayrağı dalgalanarak Allah’ın sözü yer-yüzünde iktidâr ve hâkim olacaktır.

“İyi de Allah’ın böyle bir arzusu mu var” diyenlere şu iki âyeti delil olarak gösterip, bu gibileriyle fazla muhâtap olmak istemiyoruz:

“Bir fitne kalmayıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın” (Bakara 193).

Fitne kalmayıncaya ve “dînin hepsi” Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Enfâl 39).

Peki insanlar neden sünnetten uzak duruyorlar?. Niçin, “Peygamberin Kur’ân’ı idrâk edip onu hayâta geçirme yöntemi” demek olan sünneti hesâba katmayarak ondan uzak duruluyor?. İşte bu yazının yazılma sebebi bu konudur. Şöyle ki:

Bu Dünyâ geçici bir mekândır ve bir-gün en kesin gerçek olan ölümle buluşacağız ve “gayb âlemi” denilen âhiret yurduna göçeceğiz. Bu Dünyâ sonsuz bir âlem değildir. Zâten bu nedenle bir imtihan alanıdır. İmtihan gelip-geçici olan bir yerde olur. İmtihan demek, zorluk demektir. Dinde ikrah (lâ ikrâhe=kerih, çirkinlik) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara 256). âyetinde “zorluk” diye çevirilen “lâ ikrâhe”, aslında “zorluk” değil, “çirkinlik” (kerih) demektir. İslâm’da zorluk tabî ki doğal ve normâl olarak vardır. İşte bu zorluğu bize zihinsel olarak bilincin kaynağı (Mekke) olan Kur’ân yüklerken, daha büyük bir zorluğu ise eylemin kaynağı olan sünnet (Medîne) yükler. Yâni sünnet, yükü ağır bir iştir. Ona sabretmek sabır ve azim ister. İşte bu sabrı ve azmi göstermek insanlara zor geliyor. Çünkü bu yolda mallarla ve canlarla cihad etmek ve tüm malını-mülkünü harcamak ve nihâyetinde canını bile kaybetme durumu olabilir. İşte modern zamanlarda ölümü (ki isterse bu ölüm bir mü’min olarak ölüm olsun), bir kazanç, bir nîmet olarak ve sonsuz hayâta başlamanın bir ânı olarak değil de, bir trajedi olarak görenler, bu ağır yüklere katlanmak istemediklerinden dolayı sünnetten yâni eylemden uzak duruyorlar.

Fakat bir sorun var.. Kur’ân baştan-sona okuyanlarını eyleme yöneltmek isteyen bir kitaptır. Bu nedenle vicdanları rahatsız eder. Sünnetten uzak kalmak isteyen modern müslüman, vicdânının baskısı ile ölüm korkusunun vermiş olduğu baskı arasında bocalamaya başlar. İşte tam da bu-anda devreye Şeytan’ın ve uşaklarının plânı girer: Sahte sünnet. Çünkü insan gerçek ile tatmin olmaktan (ağır bedelinden dolayı) kaçarsa, mutlaka (belki de bir cezâ olarak) sahtesi ile tatmin olma yönüne gider. İşte; gerçek sünnet olan Peygamberî tavrın-tarzın-yöntemin-şeklin-davranışın yolundan kaçanlar, cemaat-târikat hocalarının, tasavvuf şeyhlerinin ve efendilerinin-pirlerinin-üstadlarının, parti lîderlerinin, patronlarının ve en nihâyetinde tağutların ve Şeytan’ın sünnetini (eylem şeklini, amelini) tâkip etmeye başlarlar. Sünnet Peygamberin sakalı-cübbesi değildir. Giyiniş, yürüyüş, oturuş-kalkış tarzı değildir ille de. Bunlar târihsel konulardır ve coğrafyaya-kültüre göre değişen şeylerdir. İlle de bunları tâkip etmek isteyen edebilir. Fakat sünnet; Peygamberin Kur’ân’ı hayâta geçiriş tarzıdır. Âyetleri duyunca ve okuyunca ne yaptığı ile ilgilidir. Nasıl hareket ettiği ile, nasıl bir davranış sergilediği ile ilgilidir. Yâni Muhammed bin Abdullah olarak değil, Hz. Muhammed olarak, bir Peygamber olarak yaptığı ile ilgilidir. İşte bu sünnettir ve eylemin kaynağı olarak evrenseldir. Peygamberin Kur’ân-vahiy karşısında peygamber olarak yaptıkları evrenseldir. Peygamberin Kur’ân-vahiy karşısında gösterdiği tarzı, tavrı, hâli, davranışı evrenseldir. İşte biz de benzer şekilde, benzer tarz/tavır/hâl/davranış/duruş/edip-eyleyiş şeklinde hareket edersek, Peygamberimizin ulaştığı aynı sonuca ulaşırız. Tabi sonu cennet olan ağır bir bedeli vardır bunun.

İşte bu bedeli ödemek istemeyenler, vicdanlarını da susturamadıkları için gerçek sünnetin yerine ikâme edilen sahte sünnetin peşinen düşerek, cemaat-târikat hocalarının, tasavvuf şeyhlerinin, bağlı oldukları efendilerinin-pirlerinin-üstadlarının, parti lîderlerinin, patronlarının ve en nihâyetinde de tağutların ve Şeytan’ın sünnetini (eylem şeklini, amelini) tâkip etmeye başlıyorlar. Sahte bir sünnet olduğu için ve zâten bir bedeli de olmadığı için, bu kişilerin sünnetleri bir yaraya merhem olacak uygulamalarla hiç ilgilenmiyor ve hattâ gerçek sünnet uygulamalarını kınıyorlar. Artık onlara bağlanmış olanlar, onların dediklerine kulak kesilip, onların istediği gibi bir hayat sürüyorlar. Onlara danışmadan hiç-bir şey yapmıyorlar ve yapamıyorlar. Giyinip-kuşanmalarını, yeme-içmelerini, ne iş yapacaklarını, nasıl ibâdet edeceklerini; kaç rekat namaz kılacaklarını, ne kadar oruç tutacaklarını, ne zaman hacca gideceklerin, çocuklarını ne zaman evlendireceklerini, nerede oturacaklarını, neyi okuyup neyi okumayacaklarını, hangi partiye oy vereceklerini ve hattâ, eşleri ile ne zaman ilişkiye gireceklerini dâhi bu sahte sünnet icatçıları olan efendileri belirliyor. Onlara sormadan helâlleri olan hanımlarla bile yatamıyorlar. Onlara sormadan helâya bile gidemiyorlar.

Kur’ân-merkezli olmayan oluşumları hadi anlıyoruz; onlar Kur’ân’dan bi-haber oldukları, dolayısı ile câhil oldukları için bunlara kanıp onların dediğinin-isteğinin aynısını yapıyorlar ve tam da onların istediği gibi yaşıyorlar. Peki Kur’ân-merkezli okuma-bilgilenme-çalışma yaptıklarını söyleyenlere ne oluyor?. Ellerinde-ceplerinde Kur’ân var. Haftada 2-3 defâ toplanıp Kur’ân okumaları-dersleri yapıyorlar. Günlük Kur’ân okumaları yapıyorlar. Kur’ân’ı ellerinden ve dillerinden hiç düşürmüyorlar, bilginin kaynağı olarak zinhar Kur’ân’dan başka bir kaynak kabul etmiyorlar. Bu iyi bir şey. Peki eyleme gelince neden Kur’ân’ın da emrettiği gibi, eylemin kaynağı olan sünnete göre hareket etmiyorlar?. Ellerinde Kur’ân var ama eylemlerini modern-liberâl-demokratik hocalarının fikirlerine; delice ve hattâ sapıkça divâne oldukları ve destekledikleri parti lîderlerinin söylemlerine ve emirlerine, Şeytan’ın telkinleriyle oluşturulmuş olan hiç sorgulamadıkları ideolojilere; yâni nefslerine-tağutlara-Şeytan’a göre belirliyorlar ve bu istikâmette hareket ediyorlar. İşte böyle davranmakla Kur’ân bir bilinç-kaynağı olmaktan çıkıyor ve bir eğlence-kaynağı oluyor. Artık Kur’ân dersleri yoktur orada, “Kur’ân etkinlikleri” vardır. Yapılanlar eyleme dönüşmediği ve de öyle bir niyet de olmadığı için, yapılanlar artık bir etkinlik olmaktan öteye geçemiyor ve yapılmasa hiç-bir şey kaybedilmiyor. Çünkü yapılıp-yapılmamasında bir değişiklik olmuyor. Yapılsa da aynı yapılmasa da aynı. Hattâ artık o yapılan dersler bile İslâm’i olmaktan çıkıyor. Tağûtun emrinde yapılan eylemlerdir onlar çünkü. İşte bu, gerçek sünnet olan peygamberî tavırdan uzaklaşarak sahte sünnete sarılmak, Allah’ın bir cezâsı olarak karşımıza çıkıyor. Artık bu kişiler tağutların plânları gereği küresel ılımlı hareketler olarak ortaya çıkıyor ve tağutların plânını destekleyip, ona göre hareket-amel-tavır-tarz gösterir duruma geliyorlar ki, Kur’ân bu plânları yok etmek için gelmiş bir kitaptır.

Ahmet Kalkan:

“Esas sünnet, Kur’ân’ın hayâta geçirilmesinde nebevî modeldir. O, canlı Kur’ân’dı. O’nun tüm hayâtı sünnettir. Peygamberimiz’in putlarla ve putçularla nasıl mücâdele ettiği, cihadları, savaşları, insanları nasıl eğittiği, toplumsal sünnetleri, nasıl devlete gittiği vb. bilinmeden sünnet kavramı da doğru anlaşılmaz.

Peygamberimiz kimlerle, niçin mücâdele etti ise biz de aynı kimselerle mücâdele etmek zorundayız. Peygamber’in düşmanları sâdece onun zamânıyla sınırlı değildi. Ebu Cehil’ler, Ebu Leheb’ler günümüzde belki daha etkin rôldeler, ama onları tanıyacak ve gereğini yapacak sünnet-ehli insanlar aranıyor. Onun düşmanlarını dost kabûl edemeyiz. Onun düşmanları “ben onun düşmanıyım” demeyebilir, sinsi olabilir, onun getirdiği vahye, Kur’ân’a ve onun yaşayışına yâni sünnetine düşman olanlar, müslümanlara bu konuda özgürlük hakkı vermeyenler, kim olurlarsa-olsunlar bizim dostlarımız olamazlar.

Peygamberimiz, o günkü câhiliye hayâtını Kur’ân’ı hayâta taşıyıp sünnetiyle tefsir edip uygulayarak târihin çöplüğüne atmıştı. Şimdi daha fecî bir şekilde ortada duran sosyâl ve siyasal câhiliyeyi yine yeniden uzaklaştırmak için Kur’ân ve Sünnetin hayâta geçirilmesinden başka yol yoktur. Bu görev, hem Dünyâ kurtuluşu ve hem de âhiret ödülü için şarttır.

Peygamberimiz’e karşı, O’nun mîrasına ve bize bıraktığı emânete karşı bu ve benzeri görevleri düşünüp plânlamadan kuru-kuruya güller ve gül edebiyatlarıyla, duygusal hitaplarla Peygamber’i anmak, O’nun aziz hâtırasına saygısızlıktır.

Hayâtımız onun yaşayışına, evlerimiz onun evine, sokaklarımız onun Medine’sinin sokaklarına, okullar onun Suffe okuluna, devlet onun devletine ne kadar benziyor?. Onun, nice zahmetlerle kurduğu devleti ne yaptık?. Onun adını destanlaştırması gereken diller ne adlar belledi?. Kimleri putlaştırdı?. Artistleri, şarkıcıları, futbolcuları, tâğutları ezbere bilen, fakat Peygamberin hayâtını onların yaşayışı kadar bile tanımayan, Peygamberin izi yerine başka izler tâkip eden nesiller nasıl onun ümmeti olacak?!.

Onun mîrâsı Kitap ve Sünnetti. Onun mîrâsı ilimdi, vahyin bildirdiği ve yönlendirdiği ilim. Tevhid ve devletti, İslâm’i devlet.

“Ey îman edenler!. Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. (Sonra) bile-bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz” (Enfâl 27).

Fâtiha sûresinde iki yoldan bahsedilir: Sırât-ı müstakîm (peygamberlerin… yolu) ve gazap edilip dalâlette olanların yolu. İnsanlık yol ayrımında; ya tâğutları önder kabûl edecek, ya Resûlü; ya hevâsını, keyfini tercih edecek veya Resûl’ün çileli yolunu.

Günümüzde yaşasaydı o yüce insan, ne yapardı?. Giyimi, evi, işi, aşı, putlarla ve putçularla ilişkisi, İslâm düşmanlarına tavrı, yâni top-yekün yaşayışı nasıl olurdu?. Herhangi bir iş yapmaya karar verirken: “Resûlullah olsa idi, bu-gün benim yaşadığım bu yerde yaşasaydı bu işi yapar mıydı, yaparsa nasıl yapardı?” diye sorsak ve kendi îmânımızdan ve vicdânımızdan aldığımız cevap doğrultusunda yaşasak, işte o zaman sünneti yaşamış oluruz.

Peygamberimiz bu-gün yaşasaydı hiç-bir şekilde putlara saygı duymaz, putperestlerle uzlaşmazdı. İslâm’a düşman olan düzenle mücâdele ederdi… diyorsak eğer, öyle ise bize bu doğrultuda çok iş düşüyor. Evimiz, işyerimiz ve sokaklarımızdan tutun da, okullar, mahkemeler, kânunlar Peygamberin ilkelerine mi daha çok benziyor, yoksa onun düşmanı kâfirlerin ilke ve uygulamalarına mı benziyor?. Kimi örnek aldığımız bu sorunun cevâbındadır.

Bu-gün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Resûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyâlizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünyâ-görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitâlizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu ve Resûlünün izinde olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytânî araçlar olarak kullanılıyor.

Bu kadar çok-yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil îmandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a ve Resûlüne dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa Şeytanın dostluğuna meylediyor.

Kur’ân ve Sünnet bir bütünlük arzeder. Bunun için de Kur’ân’la sahih sünnet hiç-bir zaman birbiriyle çelişik değildir.

Sünnetin fonksiyonu, düşünce plânından ziyâde daha çok pratik hayatta kendisini gösterir. Çünkü hayâta yansıyan Kur’ân ahkâmı, ancak sünnetin belirlediği şekil ve tarzda olur” der.

Bâsur (hemoroit) sorunu olan bir kişinin, ameliyat olmasına rağmen bir-süre sonra bâsuru tekrarlıyor. Çünkü o kişi yapması gereken bir şeyi yapmamıştır: “Hayat-tarzını değiştirmek. Beslenme-tarzını değiştirmek”. Kişi bu değişikliği yapmadığı için hastalığın tekrâr etmesi gâyet doğal ve normâldir. Zâten bâsura da o mevcut hayat-tarzı içinde yaşadığı için yakalanmıştı. Aynı hayat-tarzını yaşadığı için yine aynı hastalığa yakalanması çok tabîdir. “Benzer davranışlar benzer sonuçlar verir” denir. O kişi ameliyattan sonra hayat-tarzını, beslenme şeklini değiştirmeli ki o hastalık bir daha tekrarlanmasın. Şimdi, aynen bunun gibi; “Dünyâ’nın lânetlisi-eziği-rezili” durumuna gelmiş olan müslümanlar, dinlerine ve öz kültürlerine göre yaşamadıkları için bu durumdadırlar. Doğal-normâl-aziz-şerefli-yüce yaşam-şekillerinin yerine ikâme ettikleri hayat-tarzı, müslümanların “sağlığını” bozmuş ve onları kronik hastalıklara müptelâ etmiştir. Bu hastalıktan kurtulmanın çâresi olarak Kur’ân’a yönelmişler fakat, Kur’ân’ı sâdece inceleme-araştırma konusu yaptıkları için ve onu hayâta yansıtmadıkları için hastalıklarından bir türlü kurtulamıyorlar. Yâni sürekli reçete okuyorlar ama ilacı kullanmıyorlar ve böylece de şifâ bulamıyorlar. Kronik hastalıklarından kurtulmak için şifâ kaynağı olan Kur’ân reçetesine tabî ki de başvurulacak. Fakat hayat-tarzlarını değiştirmedikleri yâni İslâm’i bir hayat-tarzına dönüştürmedikleri müddetçe hastalıktan hem kurtulamayacaklar, hem de gün be gün hastalıkları artacak ve yeni hastalıkların kölesi olacaklardır. Günümüzdeki müzmin hastalıklardan kurtulamamanın ana nedeni, sâdece sürekli ilaç tüketip hayat-tarzlarında bir değişiklik yapılmamasıdır. Bir şeyin değişmesi, o şeyin tekrarlanmaması ile olabilir ancak.

Laik/seküler/neo-liberâl/demokratik-neo-demokratik/kapitâlist/post-modernist/konformist/hazcı/şerefsiz/sapık hayat-tarzlarını değiştirmedikçe ve İslâm’ın pak ve şerefli dînine; Kur’ân’a, Peygamberin sünnetine, hayat-tarzına sarılıp onu meleke hâline getirmedikçe bu çirkefliklerden kurtulunamaz. Kurtulmak söz-konusu da değildir, hattâ ihtimâl dışıdır. Çünkü doğaya aykırıdır. Ey müslümanlar!. Bir şeyi gerçekten değiştirmek istiyorsanız, düzeltmek istiyorsanız, iyileştirmek istiyorsanız, yapmanız gereken şey hayat-tarzlarınızı değiştirmenizdir. Kur’ân’ın/İslâm’ın/sünnetin hayat-tarzına ve şekline göre bir hayat yaşamanız gerekmektedir. Bu da ancak, hayâtın tam orta yerinde yapılacak olan değişikliklerle olur.    

Evet; işte müslümanların bu kadar kalabalık olmalarına rağmen yer-yüzünün lânetlileri olarak görülmelerinin, çok zor ve çirkef bir hayat yaşamalarının, sürekli öldürülmelerinin, zulme uğramalarının nedeni budur. Peygamberin sünnetini terk-ederek tağutların sünnetine dört elle sarılmak ve canları pahasına onu yüceltmek, sünnetullah gereği modern müslümana verilmiş bir cezâdır. Tâ ki dünyâ-sevgisinin ve ölüm korkusunun (vehn) yenilip, mü’min olarak ölmenin bir kazanç ve nîmet olarak görülmeye başlandığı ve bu nedenle her türlü bedelin göze alınabileceği; temsilciliğini Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in yaptığı gerçek sünnete sarılana dek..

Ey müslüman!!.. Bilincin kaynağı Kur’ân ile bilinçlendikten sonra, eylemin kaynağı olan sünnete her türlü bedeli göze alarak dört elle sarılmadığın müddetçe rezâletten, çirkeflikten, korkaklıktan, mazlûmiyetten, öldürülmekten, tecâvüz edilmekten, aç kalmaktan ve ölmekten, yer-yüzünün lânetlisi olmaktan, “domuzluk”tan ve nihâyetinde şerefsizlikten kurtulamayacaksın…

“Muhakkak ki, Allah’tan size bir nûr, bir de apaçık kitap gelmiştir” (Mâide 15).

Peygamber, tevhidin tamamlayıcı unsurudur: Muhammed Resûlullah..

Peygamberlerin görevi tebliğ, tebyin ve tatbiktir. Suat Yıldırım:

“Hz. Muhammed’i (a.s.m.) Allah’ın resûlü kabûl etmenin mânâsı, onun tebliğ ve tatbik ettiği inanç, düşünce ve yaşayış tarzını kabûl etmek, bu hususlarda onu örnek almaktır. Yoksa Allah onu, insanlar peygamberliğine şehâdet etsinler, fakat başkalarına tâbi olsunlar diye göndermemiştir” der.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Arzu ve heveslerini, benim getirdiğim ölçülere uydurmadıkça, sizden hiç-biriniz mü’min olduğunu iddia edemez”.

Allah, Kur’ân’ın sünnet ile açıklanmasını ister:

“(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler diye” (Nâhl 44).

Şu âyetler, Peygambere uyulmasının ve ona kesinlikle karşı gelinmemesinin emrini verir:

“Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: Ey kavmim, elçilere uyun dedi. Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidâyet bulmuş kimselerdir” (Yâsin 20-21).

“De ki: ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Âl-i imrân 31).

“Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik. Onlar kendi nefislerine zulmettiklerinde şâyet sana gelip Allah’tan bağışlama dileselerdi ve elçi de onlar için bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabûl eden, esirgeyen olarak bulurlardı. Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç-bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, îman etmiş olmazlar” (Nîsâ 64-65).

“Kim Resûl’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (bilsin ki), Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik” (Nîsâ 80).

“Elçinin çağırmasını, kendi aranızda kiminizin kimini çağırması gibi saymayın. Allah, sizden bir diğerinizi siper ederek kaçanları gerçekten bilir. Böylece onun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isâbet etmesinden veya onlara acı bir azâbın çarpmasından sakınsınlar” (Nûr 63).

“Ey îman edenler!, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve bir-birinize bağırdığınız gibi, ona bağırıp-söylemeyin; yoksa şuurunda değilken amelleriniz boşa gider” (Hucurât 2).

“Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evlâdır ve onun zevceleri de onların anneleridir” (Ahzab 6).

“Allah’ı ve elçilerini (tanımayıp) inkâr eden, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isteyen, ‘bâzısına inanırız, bâzısını tanımayız’ diyen ve bu ikisi arasında bir yol tutturmak isteyenler. İşte bunlar, gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır” (Nîsâ 150-151).

Sünnet, Peygamberimizin Kur’ân’a uyuş tarzıdır.

Kelim Sıddîki İslâm’i hareket metodunda nebevî örneklik için şunları söyler:

“İslâm, toplumsal dönüşümü hedefleyen bir değişim aracı olarak geldi. İslâm, bir manastır inzivâsı için vahyedilmedi. İlâhi vahiy-şekilleri, İslâm’ın yalnızca bir bölümüdür ve Kur’ân’ın hakîki kelimelerinden ibârettir. İslâm’ın geri kalan kısmı, İslâm’i hareketin rehberliğini yapan Peygamberin değişim için kullandığı yöntemdir. Bu, Peygamberin sîreti olarak bilinir. Sünnet de Peygamberin dediği, yaptığı, yapılmasına taraftar olduğu, izin verdiği ve yapılmasını emrettiği şeylerdir. Kur’ân ve Peygamber (s)’in sünneti değişmeyen değerlerdir.

Târihsel birikim bakımından İslâm düşünce ekôllerinin yâhut akımlarının birleştirilmesi zamânı artık gelmiştir. O birliği yaratacak olan müştereğin ne olduğunu söylemiştik: Sîret ve Sünnet, yâni Peygamberin pratiği, Resûlullah’ın beşerî siyâseti. Bu tevhid için yeni bir İslâm’i ilâhiyat öğretisine gerek yoktur. Yapılacak olan deneyimler ışığında rasyonel harekettir, gâye-bağımlı, sonuç-alıcı harekettir. Eskilerin yaptığı hatâları yapmamıza gerek yoktur.

Onlar tescil üzerinde o kadar durdular ki, yaptıkları iş anlaşılması güç bir teolojiye dönüştü (yalnız âlim bilir felsefesi). Yaşayan ve hareket eden bir bilim olması gereken Peygamberin sîreti yeni fikirler, gelişimler, yapı ve uzanımlar, yeni deneylemeler yaratması gerekirken târihten kopmuş gitmiştir. Oysa onun en aslî, en ayrılmaz iki cephesi hareket ve tevfiktir. Hale bakın ki, o ilim, yüzyıllarca sayfalara hapsolmuş ölü satırlardan ibâret kalmıştır.

Hatemü’l-Enbiyâ’nın Sîret ve Sünnetine târihin bir ürünü perspektifiyle bakamayız; o takdir-i ilâhi ile belli bir zamanda sâdır olmuş bir hareket ve sonuç (gâye ve hareket) modelidir ama esâsen zamanlar-üstüdür. İşte o özellik Peygamber’i de zaman ve mekânla bağımlı olmaktan kurtarır, her ikisinin de üstüne çıkarır.

Târih, Sîret ve Sünneti hiç-bir sûrette tekid, yâhut tekzib edemez. Ancak târihin tekid yâhut tekzib edebileceği bir şey vardır: İslâm’i hareketin karakteri, lîderlik anlayış ve uygulaması, Dünyâ’ya bakış-açısı. Târih hiç-şüphesiz ehliyetsizliği, lîderlik kadrolarının basîretsizliğini, dünyâ-görüşündeki tutarsızlıklar ile metod ve uygulamalardaki gevşekliği hoşgörü ile karşılamaz, affetmez.

Evrensel İslâm’i hareketinin temel varsayımı şudur: Ümmetin tamâmı, bütün fikir-ekôlleri ve mezhepler, Sîret ve Sünnet’te buluşmalıdır. İşte birleştirici zemin budur. Gerçekten bir kenara atılıp unutulması gereken ise bölücü mezhepçilik ve fikir ekôlleri teolojisidir. Unutulmamalıdır ki târihte İslâm’ın çöküşünü hazırlayan etkenler bu tür teolojik bölünmelerdir.

İşte bu-gün bütün müslüman fikir ve aksiyon adamlarının karşısına dikilen keyfiyet!. Fikir-adamları harekete İslâm’ilik yükleyecekler, teorisini vereceklerdir, çağdaş siyâsi şart ve söylemde oluşmuş olan yeni siyâsi felsefeyi İslâm’i kılacaklardır. Bunun için de Sîret ve Sünnet’in dinamik bir tefsiri ile işe girişeceklerdir. Yâni çağdaş geçerliliği olan bir İslâm’i siyâset felsefesi (oryantasyon) yaratacaklar, formüle edeceklerdir.

Esâsen sözünü ettiğimiz kısmî buluşma, Sîret ve Sünnet’in bir cüzünde cereyân etmiştir ve çağdaş İslâm âlimlerine düşen görev, bu buluşmayı sağlam zemine oturtmak, onun teorik ve pratik (îtikâdi, ameli) bazını tam olarak tespit etmek ve daha geniş bir konsensüs (icmâ) temelini yine aynı kaynaktan hazırlamaktır.

İşte İslâm’i literatürdeki yenilenme, tâzelenme bu sûrette olacaktır. Ve ancak Sîret ve Sünnet’te tam buluştuktan sonradır ki hem ilmî faaliyet, hem de aksiyon düzeyi gerekli yüksekliğe ulaşacaktır. Ve ancak o zaman târih İslâm’ın başarılarına sahne ve şâhit olacaktır”.

(Kur’ân, yorum yapılabilen bir kitaptır. Soyut olana yorum yapılır fakat somutun yorumu olmaz. Eylemin (sünnet) yorumu olmaz zîrâ. Bu nedenle sünnet birleştirici bir etkendir. Param-parça olmuş ümmet, sünnet ile daha kolay birleştirilebilir.

Hz. Ali, hâricilere yolladığı elçisine: “Sakın onlara âyetlerle konuşma, sen iki âyet okusan onlar sana daha fazlasıyla cevap verirler. Anlaşman mümkün olmaz. Onlara, Peygamberden örnekler ver. Böyle bir durumda o, şöyle yaptıydı de” diye tembih etmişti ve sünnetin birleştiriciliğini ve teskin ediciliğini öğütlemişti.

Sünnet, yâni ilk olarak Peygamber tarafından uygulanan İslâm’i hareket-amel-eylem ortaya konmadığında ve tekrâr edilmediğinde yâni hayatta uygulanmadığında, uydurma hadisler-sözler ortaya çıkar.
             
“İşte böylece sizleri orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye” (Bakara 143).

“Hiç şüphesiz, zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz” (Hicr 9).

Kur’ân’ın korunması, lafzının korunmasından çok, misyonunun-mesajının korunmasıdır. Bu koruma “hareket-eylem-amel” ile, Kur’ân’ın hayatta görünür kılınmasıyla olur ki bu, Peygamber sünnetidir. Kur’ân’ın korunması, sünnet ile; Peygamberin Kur’ân’ı yorumlama ve eylem tarzıyla olur. Biz de peygamberimizin kavrayıp yorumladığı gibi Kur’ân’ı kavrar ve yorumlarsak ve hayâta hâkim kılarsak Kur’ân “korunmuş” olur. Kur’ân sünnet ile, yâni amel ile korunur. Hristiyanlıkta “sünnet” olmadığı için bir-çok İncil çıkmıştır ortaya, yâni sünnetin olmaması sebebiyle İncil korunamamış ve tahrif olmuştur.

“Oysa sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onları azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de, Allah onları azablandıracak değildir” (Enfâl 33).

Peygamberin aramızda olması, “bedeni ile aramızda olması” demek değildir. “Misyonu ile aramızda olması” demektir ki Peygamberin misyonu sünnetidir. Peygamber aramızdayken, yâni Peygamberin; ilmin kaynağı olan Kur’ân’ı “amel”e çevirmesiyle oluşturduğu sünneti hayâta hâkimken -ki Kur’ân’ın hayâta hâkim olması bu demektir- “azâba” uğramayız. “Eylemin kaynağı” olan sünnet ne zaman hayâta hâkim ise azaptan beriyiz. Ne zaman da sünnetten-eylemden vazgeçersek, o vakit de çeşitli azaplara dûçar oluruz.

Evet; Kur’ân bilginin-bilincin kaynağı iken; sünnet de amelin-eylemin kaynağıdır. Peygamberi örnek almayanlar yâni onun sünnetini uygulamayanlar, tağutları örnek alırlar ve onların emirlerini uygularlar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş
Ekim 2015




















Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme