3 Şubat 2015 Salı

Başörtüsü


“Mü'min kadınlara söyle: Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hâriç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız-kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ-ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyâcı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah'a tevbe edin ey mü'minler, umulur ki felah bulursunuz” (Nûr 31).

 

Nûr sûresinin 31. âyetindeki “humur” kelimesinin “baş-örtüsü” anlamına gelmediği söyleniyor. “Baş-örtüsü anlamına gelmesi için “humurun rass”, “ressi bi humurihinne” gibi yazılması gerekir” deniyor. Böyle düşünenler, herhâlde Kur’ân kültürü ile yoğrulmamışlardır, arap-diline vâkıf değillerdir.  

 

Şöyle ki… Türkçede kullandığımız, şapka, yazma, eşarp, tülbent, yaşmak, bere kasket vb. gibi kelimeleri söylerken; baş-şapkası, baş-yazması, baş-yaşmağı, baş-tülbenti vs. olarak söylemeyiz. Çünkü bu eşyâların baş için kullanıldığı açıktır ve herkes tarafından bilinir.

 

İşte “hımar” kelimesi de arap-dilinde ve kültüründe “baş” için kullanılan örtüyü ifâde eder. Yâni “hımar” dendiği zaman sâdece “örtü” değil, “baş-örtüsü” akla gelir. Dolayısıyla bu kelimeye “baş” kelimesinin eklenmesi yukarıdaki gibi komik olur. Ress ve Hımar kelimeleri yan-yana kullanılamaz.

 

Aynı-zamanda, aynı form’a  âit olan “hamr” kelimesi içki anlamına gelir. İçkiye “hamr” denilmesinin nedeni, aklı örtmesinden/beyni uyuşturmasından dolayıdır. Beyin insanın baş-kısmında bulunduğu için “hamr”=“örten” kelimesi ile ifâde edilmiştir. Dikkat edilirse “hamr” kelimesi baş’a atıf yapar. Yâni, “humur”, “hımar”, “hamr” ve formları hep baş’a atıf yapar, baş’ı ifâde eder ve baş için kullanılır. (“Hayat Kitabı Kur’ân”dan iktibasla).

 

Bir dekolteli ile bir tesettürlü kadını karşılaştırdığımızda; Kur’ân’ın “humur” ve “cilbab” dediği elbiseleri giyen kadın mı, yoksa dekolte elbiseleri giyen kadın mı daha medenîdir? (Burada önemli olan “humur” ve “cilbab” adlarıyla anılan giysilerin kendileri değil, bu giysilerin kapatış şeklidir. Bu kapatış şeklini sağlayan her kıyâfet-örtü tesettür kıyâfetidir). Giyinmek medeniyet ile ilgilidir, çıplaklık ise -sanıldığının aksine- ilkellik ve gericilik ile. Hem de öyle bir gericilik ki, Hz. Âdem-Havvâ’ya kadar giden bir “gericilik”. Onlar farkına varınca çıplaklıklarından utanmışlar ve en yakınlarındaki ağaç yapraklarıyla çıplaklıklarını kapatmaya çalışmışlardı. İlk tepkileriydi bu.

 

“Ey Âdem-oğulları, (ya da Âdem-kızları) biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (vârettik). Takvâ ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. Ey Âdem-oğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık” (A’raf 26-27).

 

Tesettürün nasıl olacağı basit bir formülle şu şekilde söylenir: “Kısa-dar-ince olmayacak”. Biz buna bir de; “pahalı” ve “dikkat çekici” olmayacak maddelerini ekliyoruz. Buna rağmen Zamânımızdaki bâzı ……’lar, neredeyse tesettürü ve örtüyü, “örtünmemek” olarak söyleyecekler.

 

Doğal-fizîki yapımızda da tesettür vardır: Göz-kapakları.. Bu da bir çeşit tesettürdür. “Gözleri sakınma”dan bahseder âyet, “gözü örtme”den: “Mü'min kadınlara söyle: Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar” (Nûr 31).

 

Tüm varlık hem “örtü”dür, hem de “örtülü”dür. Biz varlığı/eşyâyı anlamak için örtüsünü aralarız. Tüm kâinât tesettürlüdür, türbanlıdır. Dünyâ da 7 kat örtü/tesettür içindedir.

 

İnsanın da ilk refleksidir örtünme. Lütfi Bergen:

 

“Âdem’in vahşî olmadığının ilk delîli onun hayâ duygusu ile örtünmüş bulunmasıdır” der.

 

Peki Peygamber ve sahabe döneminde “hımar” ne amaçla kullanılıyordu?. Mustafa Öztürk bu bağlamda şunları söyler:

 

“Süleyman Ateş; örfte ‘başörtüsü’ anlamında meşhûr olan bu kelimenin nüzûl döneminde bu anlamıyla kullanıp-kullanılmadığına dâir kesin bir bilgi bulunmadığını ifâde etmekte; ayrıca kelimenin ‘örtü’ şeklindeki genel anlamında kullanılmış olması hâlinde, bunun saçın örtülmesine değil, göğüslerin örtülmesine yönelik bir emir olacağını’ söyler. Ancak Malik b. Enes’in el-Muvatta’ adlı eserinde yer alan bir hadiste, Abdullah b. Ömer’in eşinin, abdest alırken başörtüsünü çıkarıp suyla başına mesh ettiği kaydedilmiş ve hadisin metninde ‘hımar’ kelimesi kullanılmıştır. Bu eserin hicri 2. asrın ortalarında ve özellikle de Medîne’de te’lif edildiği dikkate alındığında, ‘hımar’ kelimesinin, İslâm’ın erken dönemlerinde de başörtüsü’ anlamında kullanıldığı söylenebilir.

 

Baş-örtüsünün şimdiki örtüş şeklinden dolayı, bu örtülerin de örtülmesi gerekir. Bu duruma geldi. Kur’ân’da “baş-örtüsü takın” diye bir emir yoktur. “Baş-örtülerinizi göğüslerin üzerine gelecek şekilde örtün” emri vardır. Baş-örtüsü eskiden bêri var zâten. Ama Peygamberimizin döneminde kadınlar bu örtüyü başlarına taktıktan sonra arka tarafa yâni sırtlarına doğru salıyorlardı ve göğüsler açıkta kalıyordu. Kur’ân, “bu örtüyü arkaya doğru değil de öne, göğüslerin üzerine doğru salsınlar/örtsünler” diyor. “Baş-örtüsü takın” denmiyor, çünkü “zâten çok-çok eskiden bêri takılan ve kullanılan bir örtüdür “hımar” denilen baş-örtüsü. “Taktığınız baş-örtülerinizi arkaya değil de, göğüsleri de kapatacak şekilde öne doğru salın” deniyor. Böylece göğüslerin gözükmesi ve belli olması engellenmiş oluyor. Fakat şimdilerde “sıkma-baş” tâbir edilen örtü, sâdece kafayı örtüyor. Eğer “dış-elbiseler” kullanılmıyorsa göğüslerin üzeri kapatılmamış olarak kalıyor ki, baş-örtüsü bu örtme şekliyle amacına ulaşmamış oluyor. Bu örtüş şekli ile baş-örtüsü/hımar sâdece şekle indirgenmiş bir hâldedir.

 

Ramazan Kayan:

 

“Umursamaz, uyuşumcu, uysal bir gençlik ve de uğursuz bir gidişat. Farzı bilmeyen, tarzı önemseyen kuşakların kaygıları farklı. Evrilen dindarlık, eğilen dindarların hangi limana demir atacakları belli değil. Bu süreçte tesettür de modalaşmakta gecikmedi. Tesettürden teşhire geçişte insanımız zorlanmadı. Kadının zînetini örtmek amacına yönelik olan tesettür, bu-gün kendisi zînetleşti. Vücûdu örtmesi beklenirken, tesettür üzerinden vücut gösterisi teşvik görüyor. Tesettürün felsefesi zedelendi. Amacı unutuldu. Hikmeti kayboldu. İsrâfı teşvik eden, hazları yücelten, arzuları kışkırtan, tüketimi tahrik eden bir seyirlik ve reklamlık öğeye dönüştü örtü. Kadını vitrine taşıyan modernizm, bizâtihi kadının varlığına kastetti. Örtü, dürtü vesilesi oldu. Yine insan sormadan edemiyor: Kıyâfetlerin şıklığı mı yoksa o kıyâfetlerin içindeki kifâyetsizlerin câzibesi mi daha ilgi çekici?” der.

 

İnsan ev-merkezli (beytullah) bir formatta yaratılmıştır. Bu durum kadınlar için olmazsa-olmaz bir durumdur. Evin tesettürü “bahçe” iken, kadının tesettürü “ev” ve örtüsüdür ve kadın böylece üç tesettürle (Bahçe, ev, örtü-hımar) birden korunmuş olur.

 

Ramazan Yılmaz:

 

Örtü, rahatsız edici çeşitli tutum ve davranışlardan koruduğu gibi, aynı-zamanda hem güzelliğin bir göstergesidir, hem de olgun ve vakarlı bir kişiliğin simgesidir. Bu durum, kadınlarda olduğu gibi, tabiatta da böyledir; ağaçlar, yapraklarıyla ve kabuklarıyla, yapılar sıva ve boyalarıyla hem daha güzel, hem de dış etkilere karşı daha korunaklıdır. Yaprakları dökülmüş, kabukları soyulmuş ağaçlar, bir çalıyı andırdıkları gibi, aynı-zamanda dış etkilerle zaman içerisinde kuruyup yok olmaya mahkûmdur. Aynı-şekilde bir binâ, sıvasız, boyasız ve badanasız ise bir harâbeyi andırmakta ve zamanla yıkılıp gitmektedir” der.

 

Baş-örtüsü ve tesettür, aynı-zamanda “kadın-erkek farksızlaşması”nı da engeller. Kadının kadın olduğunu belli eder. Kadın da kendisinin kadın olduğunu unutmaz.

 

Unutulmasın ki baş-örtüsünü emreden Allah’tır. “Başkası”nın emretmesi yada serbest bırakması bir lütuf değildir. Allah’ın emretmesi yetmiyor mu ki başkasından baş-örtüsü takmak için direktif alınsın. Allah’ın emrine göre değil de başkasının keyfi için baş-örtüsü takanların taktıkları o “şey” baş-örtüsü değil, “bir bez parçası”dır ki, baştan ziyâde başka yere yakışır.

 

“Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyenler, “bu memlekete baş-örtüsü getirilecekse onu da biz getiririz” demeye gelmişler ve getirmişlerdir. Tabi bu baş-örtüsü Allah’ın gönderdiği ve emrettiği değil, “birilerinin” serbest bırakıp emrettiği baş-örtüsüdür. Takvâ örtüsüyle örtünmedikçe örtülen hiç-bir şey seni koruyamaz. Modern baş-örtüsü, takvâsız baş-örtüsüdür:

 

“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbiseler indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır” (A’râf 26).

 

İslâm düşmanları İslâm’ın kamusal alanda görünür olmasına tahammül edemezler. İslâm’da kamusal alanda bâriz görünür olan şey ise baş-örtüsüdür. Baş-örtüsüne düşmanlık bu nedenledir. Onu ancak kendi “çağdaş” şekline soktuktan sonra zorla da olsa kabûl edebiliyorlar.

 

Kendilerini -hâşâ- Allah gibi görenler, kendilerinde vehmettikleri gücü, halkın üzerinde görmek isterler ki bu güç halkın üzerinde en bâriz şekilde “baş”larda gözükür. Bu nedenle de bu yöneticiler halka fes, şapka, peruk vs. giydirirler. Gerçek güç-sâhibi olan Allah ise, mü’minlerin/mü’minelerin başlarında, “âhirete dönük örtüler” görmek ister ki müslümanlar bu örtüleri yıllarca aynı-zamanda kefen olarak kullandılar. Allah’ın kadınların başlarında görmek istediği örtü ise baş-örtüsüdür (hımar/humur).  

 

Şeytan’ın ilk hamlesi, Âdem’i ve Havva’yı çıplaklaştırmaktı. Tesettür (giyinme, soyunma değil) insanın temel ihtiyaçlarındandır.

 

Bâzı kadınlar-kızlar, baş-örtüsü takarak takvâdan uzaklaşıyorlar. Baş-örtüsünü amacı dışında takmak takvâdan uzaklaştırır zîrâ.

 

Ahmet Kalkan:

 

“Tesettürdeki gâye ve hikmet, ulemânın ittifâkı ve ümmetin icmâı ile, kadının yabancı erkeklere karşı cinsî câzibesini gizlemektir. O yüzden, kadının bileğindeki altın bileziğin gözükmesine izin vermeyen din, kadını daha süslü gösteren bir eşyânın, bir aksesuar veya baş-örtüsü ya da giysinin kullanımına da izin vermez. Nûr Sûresi, 31. âyet, kadının yabancı erkeklere ziynetlerini/süslerini (ve ziynet yerlerini) göstermesini yasaklar. Hâlbuki şimdiki baş-örtülerin ve dış giysilerin büyük oranda ziynet/süs unsuru olması, aranacak ilk vasıf sayılabiliyor, ziyneti örtmesi gereken şeyin kendisi tümüyle ziynet özelliğine uyuyorsa bu nasıl tesettür olabilir? Tuz yiyeceği kokmaktan korur; tuz kokarsa o yiyeceğin hâli ne olur?

 

Yozlaştırılmış, sulandırılmış, ılımlılaştırılmış dînin baş-örtü versiyonu da böyle oluyor demek ki. Amerikancı müslümanlığın, düzene uygun demokrat müslümanlığın, fri takılmanın, özgürleşmenin yansıması bunlar. Dîne karşı din, baş-örtüsüne karşı baş-örtüsü. İçi boşaltılmış tesettür. Vitrinci, slogancı tavrın netîcesi. Modern muharref müslümanlığın göstergesi, hakla bâtılın giysideki koalisyonu.   

 

Balık için su ne ise, tesettür de müslüman hanım için odur.

 

Hayır, bin kere hayır! Medine’de Kaynuka-oğullarından yahûdilerin, yüzünü açmak istedikleri ve onu savunan müslümanın bu zulmü yapanı öldürüp sonra şehid edilmesine sebep olan ve Resûlullah’ın bu olay akabinde uğrunda savaş verdiği hanımın örtüsü böyle değildi.

 

Maraş’ta savaş pahasına savunulan baş-örtüsü bu tip baş-örtüsü değildi.

 

Nûr Sûresi 31. âyette mü’min hanımlarının yakalarının üstüne örtmeleri emredilen “humur/hımâr” bu baş-örtüsü değildir.

 

Ahzâb Sûresi, 59. âyette mü’min hanımlara emredilen cilbâb; üstlerine giymeleri gereken dış elbise, şu çarşı-pazarda boy gösteren bayanların giydiği pardösümsü giysi değildir, hayır!

 

Hz. Âişe annemizin, ensar kadınlarının özelliği olarak anlattığı, baş-örtüsü emrinin hemen ertesi sabahı, sanki başları üstünde karga var gibi örtüler içinde sabah namazına gelen kadınların örtüleri değildir bu baş-örtüsü. 

 

Yirminci asrın ortalarına kadar Dünyâ’nın hiç-bir yerinde ve Osmanlı’da mü’mine hanımların örtülerinin benzeri değildir bu çeyrek örtüler, namaz örtüsüne benzemiyor bu baş-örtüler.

 

Tesettür, kadının kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman hanımın, toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının sömürülmesine ve eziyet edilmesine karşı, koruyucu bir kalkandır. Kadının teniyle, derisiyle değil; insanî özellikleriyle topluma katılma arzusudur. Bir bilinçtir, bir cihaddır, bir ibâdettir tesettür. Baş-örtüsü kadının baş-tâcıdır.

 

Günümüzde cilbâb, yâni pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hâle geldiği gibi, “baş-örtüsü zulmü” farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sâdece baş-örtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sâdece baş-örtüsüyle yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, baş-örtülü, fakat makyajlı; baş-örtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; baş-örtülü fakat üstünde sâdece tişörtlü etekli kıyâfetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sâdece tesettürü bile yeterli görmesi mümkün değilken, yâni aynı-zamanda takvâ elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik özelliklerini kuşanmak; tavır, yürüyüş, konuşma, gülme, aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu hâlde, sâdece giysi olarak tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala-kala sâdece bir baş-örtüsü kaldı; o da zora gelinince, sözgelimi üniversite uğruna, öğretmenlik vb. amaçlar için çıkarılabilecek; pazarlık ve tâviz konusu olabilecek; türbanla, şapkayla, perukla... değiştirilebilecek bir ucuzluğa düştü.

 

Baş-örtüsü dînin emirlerinden bir emirdir. Bir-çok dinî görevin yerine getirilmesiyle baş-örtüsü İslâm’i bir anlam kazanır. Dînin emirlerini yerine getirmeyen ya da diğer giysi ve davranışları baş-örtüsünün rûhuyla bağdaşmayan insanının başında ise o sâdece bir bez parçasıdır.

 

Baş-örtüsü, “başı gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifâde eder.

 

Sâdece insan elbise giymez, giysi de insanı giyer, yönetir, yönlendirir. Dış, için aynasıdır. Dışı İslâm’ın anladığı anlamda temiz olmayanın, içinin de çok temiz olmasına imkân yoktur. Kıyâfetin insan rûhuna etki ettiği de bir vâkıadır. O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın gibi tavırlar takınır. Bunun tersi de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok küçük yaştaki çocukların bile karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar, hattâ karşı cinsi çağrıştıracak renklerdeki giysileri de. İşte giysinin insan rûhuna bu etkisi, İslâm’ın uygun görmediği tarzdaki kıyâfetin îmâna da zarar vermesine sebep olabilecektir. Aynen gerçek îmânın tam tesettürü, takvâ giysisini zorunlu kıldığı gibi.

 

Bu gidişle, korkarım bir-kaç sene sonraki makâlelerin başlığı şöyle olacak: “Şeffaf Baş-örtüsü Tesettüre Uygun mudur?” Ya da “Açık Göbek Modası Baş-örtülü Bayanlar Arasında Niye Hızla Yayılıyor?” “Baş-örtülü Kızlardan Oluşan Dans Grubu Nasıl Ortaya Çıktı?” Gazete haber başlıklarından bâzıları da şöyle olacak: “Güzellik Yarışmasına Katılmak İsteyen Başörtülüler”, “Başörtülü Şarkıcı ve Sanatçılar Dernek Kuruyor”.

 

Kraliçe Çıplak: Andersen’in meşhûr masalındaki çıplak kralın çıplaklığını göre-göre kabûllenip dile getirmekten çekinenler gibi oldu insanımız. Başlarındaki taç kabûl ettiğimiz baş-örtüsü ile kral değilse bile bizim mahallenin kraliçeleri durumundaki baş-örtülülerin örtüyü istismâr edip yozlaştırmasından dolayı “kraliçe çıplak!” diye bağırmayı göze alanlar olmazsa bu çıplaklık tüm toplumu mahvedecektir. “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz (herkese yayılır ve hepinizi perişân eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir” (Enfâl 25).  

 

Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap bilincine sâhip, takvâ elbisesini hiç üzerinden çıkarmayan iffet ve hayâ timsâli hanımlara! Kılık-kıyafet ve yaşayış prensiplerini İslâm’i ölçülere göre tanzim edip nâmusunu muhâfaza eden edepli gençlere!” der.

 

Post-modern zamanlarda kadınların çoğu baş-örtüsünü bir aksesuar olarak kullanmaya başladı. “Makyajsız çıkmam” diyenler gibi, “baş-örtüsüz çıkmam” diyenler peydah oldu. Onu bir süs nesnesi olarak, bir imaj olarak kullanıyorlar. Hattâ bâzıları onu “ârızalı” yerlerini gizlemek için kullanıyorlar. Oysa baş-örtüsü ve tesettür “ziynetlerin örtülmesi” içindir. Amaç budur yâni. Baş-örtüsü imajın değil, îmânın bir göstergesidir. Mü’min kadının kimliğinin göstergesidir. 

 

Bir kadının neden namaz kılmadığı, oruç tutmadığı sorulabilse de sorgulanamaz ve bu konuda ona baskı yapılamaz. (Fakat tesettür konusunda sorgulama-baskı yapılabilir).

 

10 sene arka-arkaya doğum yapan bir kadın; hâmilelik, loğusa hâli, emzirme durumu ve hattâ aybaşı hâli gibi durumlarda ruhsat kullanarak (mevcut durumları bir hastalık olarak kabûl ederek) oruç tutmasa da olur. Fakat bu süre boyunca tesettürsüz dolaşamaz. Bu durumlarda bulunuyorken namazı kısaltsa ya da cem yapsa da olur, ama bu süreç boyunca tesettürsüz olamaz. Hâmile olma durumu nedeniyle haccı erteleyebilir, ama tesettürü erteleyemez. Çoluk-çocuk, ev işi vs.den dolayı Kur’ân okumaya vakit ayıramayabilir ya da ayırmayabilir, fakat tesettürsüz hâlde bulunamaz. Hattâ şöyle bir durum bile vardır: Bir kadın bile-isteye ve tasarlayarak birini vahşice öldürse ve bunu îtirâf etse, sonra da îdam ile cezâlandırılsa ve bu kadın 3 aylık hâmile olsa; 6 ay doğum süreci, 24 ay da emzirme süreci boyunca yâni 30 ay boyunca (Ahkâf 15) îdam edilemez. Bu süreç bitip çocuk emniyete alınana kadar kadının yaşamı güvence altındadır. Fakat bu 30 ay boyunca tesettürsüz dolaşamaz, tesettürü bırakamaz. Tüm bu süreç/süreçler boyunca tesettüre uymak zorundadır. Çünkü tesettür, kadının dîninin direğidir.

 

Peygamberimiz: “Kadın, namazını kıldığı, orucunu tuttuğu, nâmusunu koruduğu ve kocasına itaat ettiği zaman, cennet kapılarının dilediğinden girsin” der. (Ahmed bin Hanbel, I/191)

 

Ey kadınlar-kızlar! Dîninizin direği olan baş-örtüsünü “bir parça bez”e indirgemeyin. Onu “bir parça bez” gibi kullanmayın. Baş-örtüsünü ayağa düşürmeyin!.

 

Baş-örtüsü tarz değil farzdır. Baş-örtüsü imajın değil, îmânın bir sonucu olsun. Baş-örtüsünü yâni hımarlarınızı Allah’ın istediği gibi takın, şeytanların-tağutların istediği gibi değil. Farklı-farklı çirkin örtme şekilleri belirleyip kafalarınızı “develerin hörgüçlerine” benzetmeyin. Peygamberimizi: "Ateş ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim: Yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onu insanlara vuran insanlar; giyinmiş, çıplak kadınlar ki bunlar Allah'a taatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar, başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, kokusunu dâhi almazlar. Hâlbuki onun kokusu şu şu kadar uzak mesâfeden duyulur" buyurdular. (Müslim, Cennet 53, (2857), 52, (2128).

 

Baş-örtüsünün mevcut ılımlı modern çağdaş şekilde zoraki kabûl edilmesi ya da ses çıkarılmaması baş-örtüsüne verilmiş bir özgürlük değildir. Zâten o özgürlüğü Allah verdikten sonra başkasından da almanın gereği yoktur. Baş-örtüsü sorunu; “gerçek rengiyle, kumaşıyla, şekliyle, kamunun %100 alanında, kimsenin yan-gözle bakamayacağı; takmayanların takanlara göre eksik görüleceği; aynen bayrak gibi “kutsal” olarak görüleceği, kabûl edileceği ve saygı duyulacağı; Âlemlerin rabbi Allah tarafından vahyedilen Kur’ân’ın en önemli farzlarından bir farzı kabûl edilip, onun hakkında saygısızca konuşmanın kânûnen de yasaklandığı ve baş-örtüsünün kadın için dîninin direği, kadın olmanın alâmet-i fârikası görüleceği” zamâna kadar devâm edecektir. Baş-örtülü kadın “öteki” olarak görülmekten kurtulana kadar baş-örtüsü sorunu bitmez. “Ancak böyle bir duruma gelene kadar” baş-örtüsü özgür olmuş olmayacaktır. 

 

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Hârûn Görmüş

Ekim 2010 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme